June Jordan ve Kardeşlerim İçin Zekâ Üzerine Bir Şiir

9 Ağu 26

June Jordan dili doğrudan bir direniş ve hayatta kalma mekanizması olarak kullanır. Meşru müdafaa ve devlet şiddeti gibi meseleleri ele alırken “eylemsizlik ölümdür” der. Kurban dilini reddeder: “…kurban gibi davranmayı bırakmamız gerekiyor ki kurban olmaktan çıkabilelim.”

Jordan, bu röportajında kriz anlarında dili nasıl yeniden düşünebileceğimize dair son derece yaşamsal bir yöntem sunuyor: tavizsiz, bedensel ve eylemsel bir ilişki. Eyleme geçmeliyiz!

Tamamı New York Devlet Üniversitesi arşivlerinde bulunan ve 25 Eylül 1981’de gerçekleştirilen 42 dakikalık bu röportajın bir bölümünü içeren bu çeviride Jordan şöyle söylüyor:

“Her şey bana o kadar acil, o kadar olağanüstü bir hâl gibi geliyor ki, insanlarla, hele ki büyük gruplarla konuşma fırsatım olduğunda, her seferinde, gerçekten hayat memat meselesi olan bir şey söylemeye çalışmam gerektiğini hissediyorum. Yani ister Güney Afrika olsun, ister okul çocuklarının öğle yemekleri, ister tecavüz, ister başka bir şey… Benim hafif dediğim, önemsiz dediğim bir yerde durmamam lazım. Duramam. Buna hakkım yok gibi geliyor. Çünkü bunlar önemsiz zamanlar değil. Alarm zili çalmak istemem ama gerçekten de zamanın, tarihimizin kıyametimsi bir hâli olduğunu düşünüyorum.”

Bunu söylemesinin üzerinden 45 yıl geçti. Bu anlatı benden bir yaş büyük. Ve hâlâ kriz! Hâlâ aciliyet! Dilin, aciliyet zamanlarımızdaki ölçütümüz olduğunu düşünüyorum. June Jordan, iyi ki varsın.

Röportajın tamamı İngilizce olarak şu linkte:
https://dspace.sunyconnect.suny.edu/server/api/core/bitstreams/b2fb5383-121c-422d-bb7a-a34ee779af05/content

Burada, Brockport Writers Forum YouTube hesabında yayımlanan kesilip biçilmiş versiyonunu Türkçeleştiriyor ve June’u kendi sesiyle dinliyoruz.

"Birkaç yıl evvel kalktılar dediler bana, Siyah
başka halkların beyin taşıdığı yerdeki
boşluk demektir/ sanki hücreler
Siyah çocukların kafasındaki saati saatine uykuya yatarmış gibi
Bilim insanları da buna başa bela
Jensen Sendromu dediler, hatırla?
Neyse, ben de düşünüyordum işte
nasıl buluruz zekileri ölçmenin
bir yolunu diye
Stanford-Binet gibi bir şey hani
CIA için olan,
anlatabildim mi?
Einstein örneğin
yüzyılın en üstün en tartışmasız
en büyük aklı
öyle değil mi?
Cebelleşeyim ben de
Siyah çocukluğumdan kalma
bu boşluk ile
niye desin ki birisi
E=mc kare?
Mahallemizdeki yaşlı kadına sorayım dedim:
Kadın, Cumartesi gecesinden kalanları
süpürüyordu merdivenlerden
öfkeden köpüre köpüre

çünkü tam süpüreceği yere
bir densiz bırakmış gitmiş
kocaman, çift kişilik bir şilte
lekesiyle, iziyle
kadının daha baştan hiç mi hiç
bilmek istemeyeceği ne varsa üstünde
“Mrs. Johnson!” diyorum, aramızdaki kapıya yaslanıp
“Biri E eşittir M C 2 mi ne demiş ya hani
sen ne düşünüyorsun?”
“Nasılsın bakalım" diye cevap veriyor yan bakışla
saçımı taramadığımı görmezlikten gelen biri gibi
Pazar sabahı olmasına rağmen
yüzsüzce durmuşum orada
ciddi bir işin önünde
kafayı yemiş sorularımla
“E neye eşitti yavrum, bir daha desene?”
Diyorum ki ben de, “Aynı
adam var ya? Düşünüyorum da
Atom Bombasının tartışmasız babasıymış da!”
“Öyleymiş” diye homurdanıyor ağzının kenarıyla
pek de kibar sayılmaz bir tonda
“Ayakkabısını da çorapsız giyermiş!”
diye ekliyorum, artık iyice çaresizce
O noktada Mrs. Johnson
kendisini de alıp, süpürgesini de
koca bir adım uzaklaşarak benden
öylece iniyor merdivenden
“Uçan kuşa dokunmamış hayrı
komite üyelerinden gayrı
ve
diyesiymiş, "Saat kaç"
sen de "Altı."dediğinde
"Gece mi gündüz mü?" dermiş
ve
kimseye bir bardak çay dökmemiş parıltılı ömründe!
ve
[sesim biraz yükseliyor]
ve
kırıştırmamış bile hiç kimseyle!
“Eh,” diyor Mrs. Johnson “Eh, balım,
deha da senin için
böyle bir şey herhalde.”¹

Ben kendimi şair olarak düşünmeye başladığımda oldukça küçüktüm. Sanırım bunun bir sebebi, İncil’in neredeyse ezberlenmesi gereken bir şey olduğu, Pazar günleri de evdeki gündelik dualarda da durmadan kulağımıza çalındığı, aşırı dindar bir evde büyümüş olmamdı. Bir sebebi de babamın, söylenenleri anlamam için gerçekten de küçük olduğum bir yaşta, beni Paul Laurence Dunbar ve Shakespeare gibi kişileri okumaya mecbur bırakmasıydı. Ama yine de dilin sesini duyabiliyordum. Ve dilin ses olarak neler yapabildiği beni acayip heyecanlandırıyordu.

Ailemden de, okuldaki öğretmenlerimden de, galiba Barnard’da lisans öğrencisi olana kadar, doğru dürüst bir teşvik görmedim. Ama arkadaşlarım, yani oyun arkadaşlarım, erkek arkadaşlarım, artık her neyse, benim istendiğinde öyle ya da böyle neler yapabildiğime epey heyecanlanırlardı. Ben şiir satardım. Üç beş kuruş çıkarırdım yani. Bana ne tür bir şey yazdırmak istediğini, kime yazılacağını, neden yazılacağını söylerdin; ben de, hani, beş sent, on sent, o hesap, yazardım. O yüzden çocuk aklımla bunun gayet kârlı bir iş olduğunu düşünürdüm doğrusu.

Yapabildiğim bir şeydi bu. Nasıl bazı insanlar patenli oyuncakları falan dümdüz gidecek şekilde çok iyi yapabiliyorlardı — benim yaptıklarımsa hep daireler çiziyordu — oysa bunu yapabiliyordum. Özel durumlar için ne lazımsa ortaya çıkarabiliyordum. 

Ben kendimi şair olarak düşünmeye başladığımda oldukça küçüktüm. Sanırım bunun bir sebebi, İncil’in neredeyse ezberlenmesi gereken bir şey olduğu, Pazar günleri de evdeki gündelik dualarda da durmadan kulağımıza çalındığı, aşırı dindar bir evde büyümüş olmamdı. Bir sebebi de babamın, söylenenleri anlamam için gerçekten de küçük olduğum bir yaşta, beni Paul Laurence Dunbar ve Shakespeare gibi kişileri okumaya mecbur bırakmasıydı. Ama yine de dilin sesini duyabiliyordum. Ve dilin ses olarak neler yapabildiği beni acayip heyecanlandırıyordu.

Ailemden de, okuldaki öğretmenlerimden de, galiba Barnard’da lisans öğrencisi olana kadar, doğru dürüst bir teşvik görmedim. Ama arkadaşlarım, yani oyun arkadaşlarım, erkek arkadaşlarım, artık her neyse, benim istendiğinde öyle ya da böyle neler yapabildiğime epey heyecanlanırlardı. Ben şiir satardım. Üç beş kuruş çıkarırdım yani. Bana ne tür bir şey yazdırmak istediğini, kime yazılacağını, neden yazılacağını söylerdin; ben de, hani, beş sent, on sent, o hesap, yazardım. O yüzden çocuk aklımla bunun gayet kârlı bir iş olduğunu düşünürdüm doğrusu.

Yapabildiğim bir şeydi bu. Nasıl bazı insanlar patenli oyuncakları falan dümdüz gidecek şekilde çok iyi yapabiliyorlardı — benim yaptıklarımsa hep daireler çiziyordu — oysa bunu yapabiliyordum. Özel durumlar için ne lazımsa ortaya çıkarabiliyordum.

Canlı okuma meselesi benim için şiirimin son ölçütüdür. Yani şunu demek istiyorum: Ben şiiri, dinleyicinin cevabına göre yeniden elden geçiririm; karşılık görüyor mu, görmüyor mu?

Röportajcı: Nasıl bir karşılık olduğuna göre.

Jordan: Evet. Ya da insanlar gelip der ya, “Ne yapmaya çalıştığınızı anladım ama...” Ben de tabii onu dinlerim.

Röportajcı: Yani gerçeklik, fiilî katılım ve tüm bunlar, şiirin bir olay oluşu, sizin için sadece okunacak bir şey olmasından daha önemli.

Jordan: O… o süreç dediğim şeyin, yani yaratımın bir parçası. Hatta benim için vazgeçilmez bir parçası. Çünkü, başka türlü söyleyeyim: Ben yazdığım her şeyde, şiir olsun, deneme olsun, bir muhatap varsayıyorum. Yani bir etkileşim varsayıyorum. Bu, benim için kişisel bir hadise değil. En azından bir konuşma kurma çabası bu, biliyorsunuz.

Röportajcı: Ve bundan geri dönüş bekliyorsunuz, istiyorsunuz da.

Jordan: Tabii. En azından.

Şair olmak demek, insanlardan zaman ayırıp sizi dinlemelerini istemek demek. Ve insanlar niye oturup benim kendimden söz edişimi dinlemek istesin, bunu bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki en azından yalnızca beni değil, açıkça benden daha fazlasını ilgilendiren bir şeyden söz etmeye çalışmam lazım. Umarım salondaki birçok insanı da dahil eden.

Şu anda problem şu — yani gördüğüm kadarıyla ve benim için — siyasî olan her şey bana o kadar acil, o kadar olağanüstü bir hâl gibi geliyor ki, insanlarla, hele ki büyük gruplarla konuşma fırsatım olduğunda, her seferinde gerçekten hayat memat meselesi olan bir şey söylemeye çalışmam gerektiğini hissediyorum. Yani ister Güney Afrika olsun, ister okul çocuklarının öğle yemekleri, ister tecavüz, ister başka bir şey… Benim hafif dediğim, önemsiz dediğim bir yerde durmamam lazım. Duramam. Buna hakkım yok gibi geliyor. Çünkü bunlar önemsiz zamanlar değil. Alarm zili çalmak istemem ama gerçekten de zamanın, tarihimizin kıyametimsi bir hâli olduğunu düşünüyorum. Yani… Amerikan tarihinden söz ediyorum.

Polis şiddeti üzerine olan şiire gelirsek: O şiir aslında benim öz savunma meselesi üzerine düşündüklerimin bir kısmını taşıyor. Ve gerçekten de Amerika’daki Siyah topluluğun öz savunma üzerine ciddi ve korkusuz bir tartışmayı fazlasıyla uzun süre ertelediğini düşünüyorum. Hakikaten düşünüyorum bunu. Bu ülkedeki her başka grup, hatta dünyadaki her başka çıkar grubu, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı’ndan tutun da Tel Aviv’e kadar, “öz savunma” diye konuşmakta ve o başlık altında her şeyi yapmakta gayet rahat. Ama konu Siyahlar olunca siz bir “öz savunma” deyin, ortalık birden geriliyor, herkes telaşlanıyor. O sözü etmiş olan Siyah insanlar bile hemen savunmaya geçip “Yani bu koşullar altında diyorum, yoksa şiddeti kastetmiyorum,” demeye başlıyor filan.

Ben şiddete şiddetle karşılık verilmesinde yanlış bir şey görmüyorum. Hiç hem de. Bana öyle geliyor ki, benim açımdan söyleyeyim, şiddete şiddetsiz karşılık verme meselesi bu ülkede Siyah Amerikalılar tarafından artık yeterince sınanmış durumda. Sadece şunu merak ediyorum: Bunun ne anlama geldiğini ne zaman ölçeceğiz? Sonuçlarını ne zaman tartacağız?

Düşüncem o ki bir halk olarak hayatta kalmanın tabiyesi hususunda zeki olmak zorundasınız. Dersiniz ki, “Benim istediğim şey bu.” Mesela diyelim ki Oy Hakkı Yasası istiyorum. Bir şey yaparız, onu elde ederiz, sonra deriz ki tamam, taktik işe yaradı. Şimdi ben diyorum ki, “Ben çocuklarımın silahsız biçimde sokakta yürüyebilmelerini ve polis tarafından öldürülmemelerini istiyorum.” Tamam mı? Sonra mitingler yaparız, imzalar toplarız, silahsız Siyah çocukları öldüren polisler mahkemelere çıkar ve adalet sistemi tarafından aklanıp çıkarlar. Açıkça anlıyorum ki başka bir tabiye gerekiyor. Meseleye böyle bakıyorum.

Siyah yaşama yönelen devlet şiddetinin failine dair bugüne dek tek bir mahkûmiyet çıkmış değil. Taksirli suça bile çıkmamıştır! Hiçbir zaman.

Mağdur edilmiş insanlar kendilerini o şekilde düşünmeye alışıyorlar, anlatabiliyor muyum? Kurban olarak. Oturup onun etrafında dolaşmaya başlıyoruz; tam debelenip kalıyoruz demeyeyim ama ona yakın bir şey. Elimizde olmayanlara, yapamadıklarımıza, bilmediklerimize odaklanıyoruz. Ne demek istediğimi biliyorsunuz. Ki bu da en hafif ifadeyle insanın kendi ayağına kurşun sıkması gibi bir şey.

Bence asıl gereken, bundan silkelenmek için son derece bilinçli bir çaba göstermek ve “Benim neyim var? Ne yapabilirim? Ne biliyorum? Neye erişimim var?” sorularına odaklanmak. Amerika’daki kamu kütüphanesi sistemi bile tek başına muazzam bir güç kaynağıdır mesela. Ve yani, bu ülkede cehalet affedilir bir şey değildir.

Amerikalılar şu anda gerçekten sersemlemiş durumda. “Ne oluyor, ne yapabiliriz?” diye. Ve herkesin ilk eğilimi de, anlaşılır bir biçimde, kendini kollamak oluyor. Kendi sırtını sağlama almak, başını sokacak bir evinin, kapısında anahtarının olduğundan emin olmak. Bunun ne kadar anlaşılır olduğunu kabul ediyorum ama yine de bana öyle geliyor ki Güney Afrika’da olup bitenden ya da aynı bakımdan Batı Almanya’da, Polonya’da olup bitenden kendimizi ayırma lüksümüz yok. Reagan yönetimi bu meseleleri birbirinden ayırmıyorsa, bizim de ayırma lüksümüz yok.

Bence Reagan yönetimi her şeye küresel ölçekte bakıyor. Brooklyn’den Angola’ya atlamak onlar için hiç de büyük bir sıçrama değil. Ve ben de diyorum ki, biz halk olarak aynı şekilde, hem de hızla, düşünebilmeye başlamazsak, bu bağlantıları gerçekten içgüdüsel, bedensel bir düzeyde kuramazsak, tür olarak hayatta kalışımızdan korkarım.

İnsanlar buradaki her mesele hakkında bilgiye başvurmalı, bilgi edinmeli. Yani insanların nötron bombasının ne olduğunu bilmesi lazım. Herkesin. Bu beyaz meselesi ya da Siyah meselesi değil. Mesele bu. Bu kadar. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi? Şaka mı bu? İnsanlar bana nükleer enerjinin beyaz meselesi olduğunu söylüyor. Dalga mı geçiyorsunuz?

Bu, “Ağaçlar beyaz meselesidir,” demek gibi bir şey. Yani, “Nehirlere istediklerini yapsınlar, yeter ki bizim pozitif ayrımcılığımız olsun.” Ne diyorsunuz siz? Kimsenin buna tahammül edecek hâli yok. Bu, zihninizi intihara sürükleyen bir nevi gettolaştırmadır.

Kesin olan şey şu ki ben yaptığım işle insanları cesaretlendirmek istiyorum. Olmadı itmek, çekmek, sürüklemek, kolundan tutup eyleme doğru savurmak istiyorum. Çünkü hayat eylemdir. Eylemsizlik ölümdür. Ve Amerikan tarihinin tam da bu ânında bunu göremiyorsanız… Bunu göremiyorsanız, bence siz zaten bitmişsinizdir çoktan. Kurban falan değil. Bitmiş. Bitmiş.

Röportajcı: Öğrenciler sizden şunu sormamı istedi: Siyah bir kadın yazar olarak, kadın olmanız nedeniyle edebiyata özel bir katkı sunduğunuzu ya da getirmeniz gereken özel bir şey olduğunu düşünüyor musunuz? Özellikle bunun yüzünden. Sırf bundan dolayı edebiyata getirdiğiniz gerekli bir şey var mı, ya da her neyse?

Jordan: Var, tabii.

Röportajcı: Bunun ne olduğu da sorunun ikinci kısmıydı. Özellikle onu da sormamı istediler.

Jordan: Bence hepimiz, zulme uğrayan, bir bakıma, hem de çok ciddi ve derin bir biçimde bastırılan insanları azınlık halklar olarak düşünmeye alışmış durumdayız. Ama kadınların tarih boyunca ve evrensel ölçekte sahip olduğu, hâlâ da sahip olmaya devam ettiği statünün ne olduğunu kavradığınız anda, yani hor görülmüş, küçümsenmiş olduğunu ve burada, bu gezegendeki insan hayatının yüzde 51’inden söz ettiğimizi anladığınız anda, işte o zaman, sanırım, küresel çapta radikal değişim için bazı imkânlar görmeye başlıyorsunuz. En azından kuvvet temelinde.

Röportajcı: Mesela bu ülkede farklı topluluklarla feminist hareket arasında birtakım ayrımlar, gerilimler oldu. Sizce bunlar değişiyor mu?

Jordan: Umarım. Umarım giderek daha çok insan… Kadınlar, feministler, Siyahlar, işçiler… Şunu anlar: Başkalarını manipüle etmek için kullanılan nefret de iktidar da hepimizin düşmanıdır. Ve belli bir ölçüde hepimiz, hepimiz bu günahları kendi içimizde taşıyoruz. Bunları kendimizden söküp atmamız gerekiyor. Kendi ırkçılığımızı, kendi cinsiyetçiliğimizi. Ve aynı zamanda kurban gibi davranmayı bırakmamız gerekiyor ki kurban olmaktan çıkabilelim.


¹ June Jordan, “A Poem about Intelligence for My Brothers and Sisters,” Directed By Desire: The Collected Poems of June Jordan içinde, Port Townsend, WA: Copper Canyon Press, 2005.

Daha Fazla İçerik
Etiketler