Queer Ütopyacılık ve Zalim İyimserlik, José Muñoz

21 Mar 21

Sanırım bu sözler Lauren [Berlant] ile bir süredir, onun belli bir iyimserlik biçimini tarif etmeye ve hayal etmemizi sağlamaya yönelik gayreti ile benim belli bir ütopyacılıktan bahsetmeye yönelik ilgim ve emeğim üzerine sürdürmekte olduğumuz konuşmaların bir damıtımı. Son birkaç senedir belli bir queer ütopyacılığı ifade ediş şeklim ve Lauren Berlant’ın Cruel Optimism [zalim iyimserlik] dediği şeyle ilgili teorik önermelerini ve yakaladığı betimleri düşünüyorum. Bir derecede Lauren’in zalim iyimserliği şu andalığımızı sürdürmekle alakalıyken benim geleceğe dönüşüm şimdi ve burada dışında herhangi bir şey düşünme çabasıdır. Duruşlarımız arasındaki asıl farkları hafife almak istemem fakat Lauren ile olan dostluğum ve yoldaşlığım sebebiyle şöyle bir şey söylemek için güçlü bir itki duyuyorum: Aslında ikimiz de aynı şey hakkında yazıyoruz -ki temelde yaptığımız şey acımasız zamanlarda, bir zamanlar yaşamsal olan biçimlerin aşındığını hissettiğimizde, dayanmak ve kendimizi ayakta tutmak için yaptığımız duygusal mesaiyi anahatlarıyla belirlemek. Aynı şekilde şöyle devam ederdim: Lauren da ben de bizi, mecburi canlı performanslar olarak deneyimlediğimiz mantık ve kuvvetlerden, boğucu ve zarar verici şeylerden özgürleştiren bir tür queer zamansallık performansı icra edebilen ya da sahneleyebilen farklı kolektif ve bireyler tarafından nelerin müzakere edildiğiyle ilgileniyoruz. Birbirimizi kesinlike verimli bir yönden anladığımızı düşünüyorum. Lauren’in Cruel Optimism’inde, hayatın bu tarihsel dönüm noktasında sunduğu hüsran (veya sömürüye) rağmen içimizde işlemeye devam eden tuhaf “coşkun bağlılıkların” ikna edici bir anlatımıyla karşılaşıyorum. Tüm dokuların tutulamayacak kadar kaygan ya da kavranamayacak kadar eprimiş hale gelmesine varana dek hayatı yıpratan bir prekarite karşısında tuttuğumuz yolların canlı bir beyanını görüyorum. Lauren şimdide katlanmakta olduğumuz gaddarlığa bakmak konusunda müthiş yetkinliğe sahip. Çalışmasını okurken, onu şimdi ve burada denen o tilki deliğine eğilmiş halde hayal edebiliyorum. Bense sıklıkla retorik bir gelecek formunda bulunan çıkış işaretini ararken aceleciyim.

Cruel Optimism, bir nesne ile şimdide bulunmak ve o nesne tarafından değiştirilmeye, ancak böyle bir dönüşümün nesnenin hakimiyetine girmek olmadığının bilinciyle izin vermek üzerine bir anlatıdır. Katlanmak minimalist bir pratik değildir. Bazı açılardan, onun şeyleri ele alışı kendi yazılarımda üzerinde durduğum fani kaçış kadar umutla doludurlar. Fakat benim queer ütopyamı canlandıran kuvvet, Bloch’un henüz-bilinci-açılmamış-olan veya henüz-oraya-varmamış-olan şeklinde bahsedeceği şeye olan özlemdir. Böylesine lehimleşmiş bir özlem kesinlikle şimdiyi yok saymak gibi anlaşılabilir. Kendimi tekrar tekrar, şimdiye ve onu oluşturan siyasete karşı olmadığım konusunda ısrar ederken buluyorum, fakat belki de çok fazla itiraz ediyorumdur. 

İçimdeki iyi Marksist, Lauren’in zalim iyimserlik fikrine bir kendini-inceleme fırsatı olarak bakıyor. Lauren’in bunaltıcı bir şimdide yaşamın ertelenmesi veya kördüğüm olması olarak adlandırabileceği anlardaki belli bir tür potansiyeli izlemek ile ilgileniyorum. Bu noktada queer ütopyacılık pratiğinin Lauren’in zalim iyimserlik adı altında toparladığı fenomen ile kıvama getirilebileceğini düşünüyorum. Lauren’in çalışmasında dile getirilen iyimserliğin biçimi sadece belirsiz gelecekleriyle normatif bir iyimserlik değil. Lauren’in normatif duygulanımın belirsiz geleceği olarak bahsettiği şey benim, Bloch’un ardından, bir soyut ütopyacı düşünce kategorisi olarak bahsettiğim şeyle aynıdır. Soyut ütopyacı düşünce tam olarak aşırı muğlaklığı sebebiyle bocalar. Yapısal dönüşüm ve daha somut bir ütopyacılığı düşlemeyi reddetmesi, şimdi ve buradayı o zamanda ve orada ile birlikte ele alan bir çözümlemeye tabi olur. Ve aslında böyle bir temaşa biçimi nesnenin zalimliğiyle beraber ve onun ötesinde yaşayabilmemizi sağlayabilir. Ve gerçekte bu sadece bir tür diyalektiktir. Şimdi, bu kısmen soyut egzersize görsel bir katman eklemeye çalışmama ve zalim iyimserlik ile somut queer ütopyacılığı karşılaştırmama izin verin.

Mark Morrisroe, 1980'lerin Boston punk bohemyasından yetişti. Ondan çoğu zaman Dan Golden, David Armstrong ve Jack Pearson’ın da dahil olduğu Boston ekolünün bir parçası olarak bahsedilir. Bu genç sanatçı topluluğu birlikte çalıştı, birbirlerine poz verdi ve özellikle sıkça romantize edilen düşük hayatlarını imgeleştirmenin yoğun çalışmasıyla ilişkili olarak, snapshot ve Paloroid fotoğrafı yeni zirvelere yükselten tarzlar geliştirdi.

Morrisroe sanırım en çok “sandviç baskıları” ile ünlüdür. Baskıları aynı görüntünün renkli ve siyah-beyaz negatiflerini bir araya getirerek genelde tuhaf ve yoğun olan bir görsel doku üretir. Süreci renkli bir fotoğraf çekmesiyle, bu görüntüyü siyah-beyaz olarak yeniden fotoğraflaması ve baskılar oluşturmak için onları sıkıştırması veya üst üste bindirmesiyle başlar. Bu negatif görüntülerin katmanlanması iki imgenin asla aynı olmadığını gözler önüne serer; fotoğrafın dünyanın “daha gerçek” bir temsilini sunduğuna yönelik kırılgan teknolojik iddialar Morrisroe’nun çalışmalarında alaşağı edilir. Görüntülerin katmanlanması, puslu ve doygun bir renk alanına ve gölgelemenin abartılmasına yol açar. Mahrem veya gündelik olanın küçük ve çoğu zaman ev içi imgeleri yankılanan bir melodram yakalar. 

Mesela bir imgede, bir karınca iğne ile yarılmıştır ve sonra, renk ve renksizlik arasında, hayaletimsi bir alemden nakledilen sıradan bir erkeğin imgesi vardır. 

Dramatik gölgeleme, onu takip ediyor gibi görünen bir ışık şeridiyle çarpışır.

Bir başka imge soluk beyaz bir peruk takmış olan sanatçıyı gölgemsi bir arkadaşı ve çalışma masasının üzerinde onu beklemekte olan mavi bir peruk eşliğinde gösterir. Drag’i 80’lerden değil fakat 80’lerde yüzlerini 50 ve 60’ların gündelik kılık kıyafetlerine dönmüş olan gay erkeklerin hikayesini ima ve işaret eden bir başka tarihsel ana aittir. Bu, kimi zaman toksik olabilen geçmişten nesnelerin, en iyi ihtimalle melankolik olan, bir zamanların şimdisinden koparılıp hayaletli bir geçmişe taşınmasının imkânlarını akla getirir. 

Bir sevgilinin dalgalı pembe bir yataktan uzanan kolu uyuşuk bir şekilde havada asılı kalmış gibi duruyor ve adamın eline konmuş savunmasız bir muhabbet kuşuna büyülenmiş gibi bakmakta olan kara kedinin domestik dramını görüyoruz.

Ve bir başka ünlü oto portre, Morrisroe drag karakterlerinden biri olan Sweet Raspberry'nin karakterine bürünmüş. Nispeten keskin bir odakta, kameraya bakıyor, kafası eğik, ceketi omzundan düşüyor, yüzü ve incileri onu saran koyu peruğunu da içine alan daha büyük bir gölge lagününe çekiliyor. Bu imgede kişinin queerliğinin normatif zaman ve mekândan çıkarılmasının ne anlama gelebileceğine dair bir fikir sunan, tipik bir şekilde doygunlaştırılmış bulanık bir arka plan görüyoruz. Özlem ve dahası var ve imgeleri beni daha da çok çekiyor.

İtiraf etmeliyim, geçenlerde benden bu imgeler üzerine yazmam istendi ve nesnelerden çıkarmam beklenen anlamların tahmin edilebilirliği konusunda endişe duymaya başladım. Ancak bu kendini-inceleme hâlini takiben, bir şeyleri yapma tarzımdan vazgeçmekle ilgilenmiyorum, bundan çok uzağım. Fakat belki bu fotoğraflara daha çok haşin ve acılı bir yaşam karşısındaki zalim iyimserliğin memetik çevirilerinin belgeleri olarak bakabileceğimizi söylüyorum. Yani, Morrisroe'nin fotoğrafçılığının tatlı ve hüzünlü nesne dünyası aynı zamanda, Lauren'ın tabir edeceği gibi “tavizli sıradanlığımızdan” kurtulan insanların, hayvanların ve nesnelerin gür imgeleri olarak okunabilir. Morrisroe’nun fotoğrafları, daha gerçekçi bir fotoğrafçılık estetiğinden afektif bir kayma olan tesirli bir dünyayı görselleştirir. Lauren ve ben, ikimiz de kendi yollarımızda, Adorno’nun “başka-türlüsü” şeklinde ifade edebileceğimiz estetik düşüncesine bağlıyız. Morrisroe’nun çalışmalarında karşılaştığımız cinsiyetin, toplumsal cinsiyetin ve sınıf gerçeğinin başka-türlüsü kendi kendine bir değişim, otomatik bir dönüşüm değildir. Bundan ziyade potansiyel olarak, birkaçımızın anlatmaya çalıştığını düşündüğüm, daha büyük bir hikayenin parçasıdır. Estetiğin bize sunduğu “daha iyi” bir hayata süratle varmakla ilgili değil; hem estetiğin hem de gündeliğin alanında var olan başka-türlülük için afektif dayanaklarla ilgilidir. 

Teşekkür ederim.

Daha Fazla İçerik
Etiketler