Dilin Ortaya Çıkışı, Chris Knight

8 Nis 21
“Ben doktora çalışmalarımı dil ve zihin ilişkisi çerçevesinde yürütüyorum ve dilin evrimi üzerine yapılan bilimsel çalışmaları olabildiğince takip etmeye çalışıyorum. Deniz Gül bana projesinden bahsettiğinde kendisine Radical Anthropology grubunun Vimeo sayfasına göz atmasını önerdim, özellikle de Chris Knight'ın konuşmalarına. Ben RA grubunu Brian Hare'nin 'Survival of the Friendliest' kitabını anlattığı videoyu izledikten sonra keşfettim. Ardından Chris Knight'ın çalışmalarının kendi tezimle ne kadar ilişkili olduğunu farkettim. Çalışmalarında toplumsallığı, özellikle de eşitlikçi avcı toplayıcı kültürleri ön plana çıkaran Knight'ın genel bir dinleyiciye hitap eden bu kapsamlı konuşmasında formal dilbilimden primatalojiye, etolojiden feminizme uzanan geniş bir yelpazede dilin nasıl ortaya çıktığı üzerine sıradışı fikirlere rastlamak mümkün.”

Teşekkürler Camilla [Power]. Evet, yazılı halini istiyorsanız en iyisi Wild Voices [Yaban Sesler] indirin. Burada dersler verip BaYakalarla saha çalışması yapan Jerome Lewis ile beraber kaleme aldığımız bu makalede her şeyi bulabilirsiniz. Jerome sayesinde sanırım sekiz yıl kadar önce Kongo'daki bu avcı-toplayıcılar hakkında şaşırtıcı şeyler keşfettim - ormanla nasıl konuştuklarını, nasıl maymunların, şempanzelerin, gorillerin, çalı domuzlarının lisanını kullandıklarını… Ardından farkettim ki aslında lisan bu yaşam şekline, bu eşitlikçi avcı-toplayıcı yaşam tarzına özgü bir şeydi ve bu geniş bağlam olmadan –muazzam bir ortaklaşalık ile neredeyse topluma yön veren çocuklar ve kahkalarla dolu eşitlikçi bir bağlam– bu çatı olmaksızın hiç şüphe yok ki söylem veya lisan olarak adlandırdığımız bu harika sistem evrimleşemezdi. O halde şöyle yapalım, tek bir kavram hakkında düşünmenizi istiyorum – herhalde hepiniz bunu düşünmüşsünüzdür – kendi sesinizi bulduğunuzda – bir ses bulma üzerine düşünün. Ne demek kendi sesini bulmak? Ne anlama geliyor mesela – düzgün bir sesiniz var diyelim, çığlık atabilirsiniz, bağırabilirsiniz vesaire, sesiniz kısık falan değil, yine de nedendir bilinmez bir bakmışsınız nutkunuz tutulmuş. Zira iddia edeceğim üzere salt bir sesininizin olması, dudaklarınızın, dilinizin, dilbilgisiyle başa çıkmamızı sağlayan beynimizdeki binbir çeşit karmaşık şeylerin olması, aslında atalarımız konuşmaya başladığında yaşananlarla çok da ilgili değil. İddiam o yönde ki bir noktada kimi atalarımız – muhtemelen 300 bin yıl kadar önce, Homo Sapiensin bir tür olarak ortaya çıktığı zaman – bizim bu atalarımız kendi seslerini bulmuşlardı. Düşünürseniz bence bana hak vereceksiniz ki bir ses bulmak sadece biyolojik, bilişsel ve hatta sadece psikolojik bir durum değil. Sizinle olduğunu bildiğiniz bir dinleyicinin olmasıyla alakalı bir şey. İnsanlarla aynı dalga boyunda olmanız gerekli, öyle değil mi? Tamamen farklı bir grup insanla aynı odada olsaydınız aynı dalga boyunda olmazdınız. Sizin onlara söyleyecek birşeyiniz yok, onların size söyleyeceği bir şey yok. Bilmiyorum, diyelim ki Avam Kamarası ya da benzeri bir yerdesiniz. Jeremy Corbyn mesela, biliyorsunuz, asla kendi sesini bulamadı. Kendisi yanlış yerde, orası Eton ve benzeri yerlerden gelen insanlara ait korkunç bir klüp. Hiçbir zaman kendi sesini bulamadı. Öyleyse iddia edeceğim üzere lisanın nasıl ve niçin evrildiğini anlayabilmek için sosyal bir teoriye ihtiyacımız var ve lisan sesli ve sessiz harfleri çıkarabilmekle ne kadar alakalıysa bir o kadar da bizi dinleyen ve birlikte olduğumuz insanlarla ilişkili.Öyleyse belki de başlarken, umuyorum ki bir çoğunuz lisanın ilk olarak ortaya çıktığı zaman aslında neler olup bittiği hakkındaki bir konuşma dinlemeye gelirken ki birçoğunuz derken kastettiğim aslında hepiniz bir anlamda Darwincisinizdir. Tahminim böyle bir konuşmaya gelmiş olan birçoğunuz yaradılışçı değilsinizdir örneğin. Lisanın nasıl evrildiğiyle ilgili olup bir tür Darwinci evrim sürecinin lisan ve konuşma yetisine sahip olduğumuz olgusundan sorumlu olduğunu varsayacaksınız. Yine de yeterince bilinmeyen bir şey var ki o da Darwinciliğin başarısına rağmen ki biliyorsunuz Darwincilik o kadar olağanüstü bir teori ve o kadar güçlü ki bu günlerde dünyanın yuvarlak olup hareket halinde olduğunu söyleyen teori kadar güçlü, öyle ki biz nadiren bunu bir teori olarak düşünüyoruz zira dünyanın yuvarlak olup hareket etmesi salt bir gerçek. Bence dünyadaki eğitimli insanların tümü bizim bir tür Darwinci doğal seçilim süreci üzerinden evrildiğimizin farkında. Daha az bilinen şey ise bilim camiası dediğimiz bu topluluğun Darwinci bileşeninin, lisanın nasıl veya niye evrildiğine dair hiçbir fikrinin olmaması. Tamamen muamma. Tamamen tartışmalı. Yine de söylemeliyim ki bunun sebebi bir teorimizin olmaması değil. Aksine sorun çok fazla teorinin olması. Binbir çeşit teori. Mesele elimizde kabul görmüş bir teori benzeri bir şeyin olmayışı. Halbuki Darwinci evrim bakımından diğer bir çok şey hakkında kabul görmüş teoriler var. Mesela biliyorsunuz cinsiyet niye var konusunda büyük ölçüde hemfikiriz, yani bağışıklık sistemi ve parazitlerle alakalı bir şey… Yani aşağı yukarı hemfikiriz ölüm niye var. Biyolojik evrimle alakalı envai çeşit şey var Darwincilerin hemen hemen hemfikir olduğu fakat mesele lisan olunca gerçekten hiçbir mutabakat yok. Haliyle şu soru ortaya çıkıyor: neden bu kadar zor? Kimileriniz düşünüyor olabilir yani bazılarının bana söylediği gibi, “Chris, bu çok açık. Yani biliyorsun ki lisan olmadan düşüncelerimizi paylaşamazdık. Düşünceleri paylaşıp iletişim halinde olmanınsa bariz faydaları var,” ve bu tabii ki doğru ama aslında bir teori değil. Çünkü bakınız madem bu o kadar iyi birşey, o zaman cevap verilmesi gereken soru, oldukça akıllı akrabalarımızın, şempanzelerin, gorillerin, orangutanların – bir tür lisan sahibi olmak bu kadar faydalı birşeyse – neden dilleri yok? Tabi ki biliyorsunuz yer yer dile getirildiği üzere şempanzeler biliyorsunuz ki aslında şahane sesli iletişim sistemlerine sahip. Öyleler – yemek çağrıları, vahşi bağırışları, panthoot vesaire. Yine de herhangi bir dilbilimcinin size söyleyeceği üzere – lisan tabi ki de kelimelerin ve dilbilgisinin bir birleşimi veya dilbilgisel yollarla birleşen kelimelerdir – şempanzelerdeki panthoot ya da yemek çağrısı veya çiftleşme çığlığında gerçekten dilbilgisinden söz edemeyiz. Yani primataloglar bu şeyleri tartışırken aslında uğraşları bu beşeri olmayan iletişim sistemlerinin – bazen el hareketleriyle, bazense sesli – lisanla uzaktan yakından ilişkili olduğunu iddia etmek değil. Lisan – bizim kastettiğimiz, bir dilbilimcinin kastetiği anlamıyla standartların çok ötesinde – bu muazzam gezegenimiz üzerinde yaşayan başka herhangi bir canlının yaptıklarıyla kıyaslandığında standartların çok ötesinde. O zaman biraz hızlanayım, bunu çabucak geçmeliyim… Darwin Türlerin Kökeni’ni yayınladıktan hemen sonra, malum fazlasıyla tartışmaya yol açsa da Darwincilik bir anda bayağı popüler olduğu için –çok değil, beş ya da on yıl içerisinde – insanlar lisanın kökeni hakkında kafa yormaya başladılar. O kadar çok dayanaksız görüş, o kadar fazla teori vardı ki profesyonel dilbilimciler kendi camialarında bu konuda bir şey yapılması gerektiğine kanaat getirdiler. 1866'da Linguistic Society of Paris [Paris Dilbilim Cemiyeti] - o günlerde bu topluluk, biliyorsunuz, en gözde dilbilim camiasıydı, Paris gerçekten de herşeyin merkeziydi - cemiyeti kurmalarıyla beraber bir yasak koymayı gerek gördüler. Açıkça belirtmişlerdi, evrensel bir lisanı veya lisanın kökenini konu alan hiçbir makale veya sunu kabul edilmeyecekti. Lisan tamamen tabulaştırılmıştı. British Linguistic Society [İngiliz Dilbilim Cemiyeti] de aynı şeyi yaptı ve akabinde Fransız, Alman, yani her yerde, Amerikan… Yani oldukça şaşırtıcı gerçekten de - bir şeyin tartışılmasını yasaklamanın kolay olmadığını düşünebilirsiniz - ama amacına ulaştı. Zira biliyorsunuz fiilen yüz yılı aşkın bir süre saygın bir oturumda, saygın bir çatı altında lisanın evrimsel ortaya çıkışı sorusunu dillendirmek neredeyse imkansızdı. İnsanlar bunu yapabiliyor olsa da lisanın kökeni hakkında konuşmaya başladığınız vakit biliyorsunuz marjinal olduğunuzu ilan ediyordunuz – bir nevi çatlak bir ses. Ta ki 90lara gelindiğinde - doğrusu 1990, bir tarih vermek gerekirse - baraj kapakları birden açıldı ve lisanın kökeni hakkındaki teoriler bir çığ gibi büyüdü. Şu an bu periyodun içerisindeyiz, daha önce söylediğim gibi, teorilerin yetersizliği değil, çok fazla teorinin varlığı söz konusu. Belki de Paris Dilbilim Cemiyetinin niye böyle bir yasak koyduğunu açıklasam iyi olur. O dönemde ne gibi teorilerin ortalıkta dolaştığından bahsedeyim sadece. Max Müller, lisanın tarihi ve kökeni hakkında konuşan çok karizmatik ve popüler bir kişilikti. Ardından – ya acaba niye – kapıyı kilitlediğimizi mi düşünüyorlar? Kapı kilitli değil. Herkes gelebilir. Kapıyı kitlemedik, lütfen, gelebilirsiniz… Neyse… Max Müller teorilerin bir kısmını listelemişti. Hepsinden bahsetmeyeceğim ama bir fikir vermesi adına, “bow-wow teorisi” vardı. Quack-quack teorisi gibi. Kimi ata insanlar bow-wow, quack-quack diyerek şeylerin seslerini çıkarmayı becermişti. Köpek bow-wow der, ördek quack-quack der, sen de bu sesleri – ne hakkında konuşmak istiyorsan onun sesini – çıkarırsın. Böylece köpek için kullanılan sözcük bow-wow, ördek için quack-quack, eşek içinse hee-haw olur vesaire. İşte bow-wow teorisi bu. Ardından pooh-pooh teorisi var ki bu bir çeşit – pooh-pooh bir nevi duygusal nidalar anlamına geliyor. Pooh! Yani bu duyguların içgüdüsel dışavurumları anlamına geliyor, sevincin, acının, rahatlamanın vesaire. Ding-dong teorisi var. Ding-dong teorisine göre hakkında konuşmak istediğin tüm şeyleri – sen konuştukça bir çeşit doğal rezonans yakalıyorsun – her nasılsa kendi sesinle bir nevi temsil etmeye çalışırsın. Bir de ta-ta teorisi var. Ta-ta teorisi, ağzınızın bir nevi el kol hareketleri yaptığını ve hakkında konuştuğunuz şeyin – dilinizi ve dudaklarınızı kullanarak – bir nevi maketini yaptığınızı ileri süren teoridir. Ağzınızı geniş açarsanız, bu büyük bir şey olabilir. Mesela daha az açarsanız biliyorsunuz bu küçük bir şey olabilir. Tiz sesler küçük şeyler için, pes sesler büyük şeyler için. İşte ta-ta teorisi bu. Burada duracağım… Görüyorsunuz – sonuncusu aslında kanıtlandı, bir dereceye kadar – Evet, yani bu teoriler aslında şey değil… Aslında hepsinin haklı olduğu bir nokta var, bow-wow teorisi de dahil. Wild Voices [Yaban Sesler] aslında bu teorinin bir versiyonu - Jerome ile birkaç sene önce yayımladığımız makale – bir nevi – hayvan çağrılarını ele alıyoruz. Zira biliyorsunuz bazı şeylerin sanki sesli imzaları var. Her şeyin yok tabii ama bazı şeylerin kesin var. - Heave-Ho – Efendim? - Heave-Ho - Ah pardon, elbette, Camilla bir teoriden daha bahsetmemi istiyor. Gayet tabi. Hayır hayır, heave-ho teorisini unutmuşum. Heave-ho teorisi şöyle – HEAVE-HO-HEAVE-HO – birlikte iş yapar gibi. Mesela hepiniz bir şey yapmaya çalışıyorsunuz, devasa bir kütüğü tepeye yuvarlıyorsunuz diyelim. Bir nevi işgücünü koordine etmek için de sesler çıkarırken heave-ho diyorsunuz ya da başka bir şey. İşte bu heave-ho teorisi. Bakın bu teoriler mutlak yanlış diye bir şey yok. Her biri gayet zekice teoriler. Tüm bu teorilerin sorunu, problemin mekanizmayı keşfetmek olduğunu varsaymaları. Sanki mekanizmayı keşfedince - bow-wow, heave-ho, ta-ta, her neyse - birden - hangi hayvan veya insansı atada bu mekanizma varsa – ‘İşte! Bu mekanizmayla bunu yapabiliyorlar. Böyle olması gerekiyor. Hemen ardından lisan ortaya çıkıp evrilecek ve herkes konuşuyor olacak.’ Halbuki problem çok daha uğraştırıcı ve çok daha zor. Öyleyse, Camilla'nın değindiği gibi, insan kültürünün kökenleri üzerine kitabımı yayımladığımda - 1991'de basılan kitabım, Blood Relations: Menstruation and the Origins of Culture – lisanı kitabın dışında tutmuştum çünkü bir farkettim, çağdaş dilbilimi tam anlamamıştım özellikle de Chomsky'i anlamamıştım. Yeterince bilgi sahibi olduğumu hissetmediğimde birşeyler yazmaya devam etmektense en iyisinin farklı yerlerden insanları – bu ülkeden, özellikle Avrupa'dan ve nihayetinde dünyanın her yerinden – muhtelif tüm psikologları ve nöropsikologları ve dilbilimcileri ve primatologları ve arkeologları ve paleontologları birtakım konferanslarda ağırlamak, bir nevi bu gibi etkinlikler yapma üzerindeki tabuyu kırmak olduğuna kanaat getirdim. Bunu yaparken niyetim ise dünyaya, bu insanlara, 'Bakın! Şahane bir teorim var’ demek değildi. Aslında tem tersiydi. Sadece bu problemin ne kadar zor olduğunu dillendirmekti. Eğer bir çözüm bulunacaksa, biliyorsunuz, bunu yapmak için toplu bir çabaya, ciddi bir müşterek girişime ihtiyacımız vardı. Böylece 1996'da Edinburgh Ünversitesinden bir İngilizle, Jim Hurford ile ekip olduk ve ilk Evo-Lang [Evrim-Dil] konferansını düzenledik ki bence çok iyi bir konferanstı, çok başarılı bir konferanstı. Akabinde her iki yılda bir dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar düzenlendi. Yine de söylemek istediğim şey, her ne kadar bu konferanslar son derece verimli olup dünya genelinde aklınıza gelebilecek hemen hemen her uzman dünyanın farklı noktalarında düzenlediğimiz bu etkinliklere katılsa da, şunu söylemem lazım ki onca yıldan sonra – artık yirmi yıldan fazla oldu – lisanın evrimsel ortaya çıkışı üzerine hemfikir olmaktan yıllar öncesi kadar uzağız. Hala bir teorimiz yok. Bir teorimiz var diyebilirim aslında, hatta bence Jerome Lewis ile beraber geliştirdiğim teori doğru teori, yine de biliyorsunuz mutabık kalınmış değil. Bu şeyler üzerine muazzam ihtilaf var. Gecikmeden şu bir nevi biçimsel noktayı vurgulayayım: diğer hayvanların yaptıklarıyla kıyaslandığında lisanın standartların çok ötesinde olduğunu söylerken, herhangi bir lisanın biçimsel özelliklerinden birisi – İngilizce, Fransızca, Almanca ve Swahili, her neyse – dijital biçimsel yapısıdır. Lisan dijitaldir. Powerpoint hazırlamamaya, ekrana birşeyler yansıtmamaya karar verdim, yine de merak ediyorsanız, Toronto Üniversitesinden harika bir minik eğitim aracı gibi bir şey var – böyle diyebiliriz herhalde – ve buna sagittal kesit deniyor. Bir insanın buradan kesitini gösteriyor ve sadece burnunuzun, ağzınızın, dudaklarınızın, dişlerinizin bir tür profilini gösteriyor. Yaptığınız şey minik tuşlara basmak ve bu tuşlara basarak ayırt edici özellikler denilen şeyleri açıp kapatıyorsunuz. Biz insanlar dilbilimcilerin eklemleyiciler dediği şeylere sahibiz. Sayıları oldukça fazla. Konuşma organları, biliyorsunuz, bu farklı eklemleyicilere ayırılıyor. Dudaklarınızı açabilir veya kapatabilirsiniz, sesinizi kesip açabilirsiniz, genizden konuşmayı kapatıp açabilirsiniz, diliniz dişlerinizin tam arkasında olabilir ya da başka birçok farklı pozisyonda olabilir. Bu pozisyonlar, ayırt edici özellikler teorisine göre – Roman Jakobson tarafından birinci dünya savaşından hemen önce geliştirilen bu çok etkin teori aralarında Noam Chomsky'nin de bulunduğu kişilerce benimsenmişti – en önemlisi değiştirgeçlerden sınırlı bir sayıda var – ayırt edici özellikler, açıp kapatabildiğiniz şeyler – tüm dünya genelinde, dünyadaki tüm dillerde yaklaşık oniki tane var – nasıl ölçtüğünüze göre biraz farklılık gösterebilir – ve dilerseniz sesbilimin bu bir nevi oniki atomundan, dünyadaki her lisanın tüm sesli ve sessiz harflerini üretebilirsiniz. Mesele kapalı ya da açık olmaları. Hatta sadece sesbilim yönünden kapalı ya da açık değil, anlambilim açısından da kapalı ya da açıklar. Diğer bir deyişle, anlama göre kapalı ya da açıklar. Bunu açıklamanın gerçekten kolay bir yolu var, tek yapmanız gereken bir sessiz harf alın, İngilizce'de p. p sessizdir. p seslendirilebilir ve elbette p seslendirildiğinde b elde edersiniz. O halde pin kelimesindeki ilk sessiz harfe seslendirme eklediğinizde, sadece seslendirmeyi açtığınızda, bin elde edersiniz. Mesele pin veya bin dediğimde bunu dinleyen kişi p ya da b sesini duyduğunda, seslendirmeyi birazcık yükseltsem bile, p ile b arasında birşey duymaz. Bir noktada şöyle düşünürsünüz, 'Sanırım Chris'in tuhaf bir aksanı olsa da b demeye çalışıyor ve muhtemelen kelime de bin.’ Yani p ile b arasında kademeli artan bir hareket elde etmezsiniz. Daha çok veya az birşey katiyen değildir, kapalı ya da açık birşeydir. Aynı şey anlam için de geçerlidir. İlk sesli harfi daha fazla seslendirdiğinizde pin daha dolu ve daha derin ve daha bin gibi olmaz. Bir noktada anlarsın ki pin değil bin demeye çalışıyorum ve pin imgesinden bin imgesine geçersin, birdenbire, anında ve ikisi arasında katiyen başka birşey yoktur. Elbette bu bir nevi prensibi kullanarak tüm bir cümlenin anlamını değiştirebilirsin. Biliyorsunuz, mesela size hoşçakalın demek için 'Yarın görüşürüz’ diyebilirim. İkinci kelimedeki g harfini çıkartabilirim ve 'Yarın örüşürüz’ demiş olurum. Peki, görüşmek ile örüşmek tamamen farklı şeyler. Gel gör ki bir cümlenin tamamen iki farklı anlamı arasında tamamen bedavaya gidip geliyorum. Bu şaşılacak birşey. Hiçbir hayvan iletişim sistemi yok ki – bu arada bilmediğimizden değil – burada, UCL'de primatlar üzerine çalıştığımız gibi başka hayvaları da çalışıyoruz ve arkadaşlarımdan bazıları uzun yıllar bonobolarla yaşadılar, şempanzelerle yaşadılar, tabir caizse onlarla konuştular, nasıl iletişim kurduklarını öğrendiler – kesinlikle bildiğimiz şey, bu sesbilimsel sözdizim ya da sesbilime ve anlambilime tesir eden dijital yapının eşi benzerine hayvan iletişiminde rastlamıyoruz. Aksine tüm primat sesli iletişim sistemleri temelde kademeli. Bir şempanze çağrısı duyan bir kişi – HuhHuhHuhHuhHuh gibi bir şey - bunu denemeyeceğim bile sonra herkes bana gülmeye başlıyor, ters giden birşeyler var bu adamda diye düşünüyorlar – bir panthoot duyan kişi 'Bu bir panthoot mu acaba?’ diye düşünmüyor. Panthoot anlamı - işte ne bileyim, uyarılma veya öfkeleniyorum ya da sinirleniyorum gibi birşey – bunu duyan kişi o duygunun, öfkenin, uyarılmanın kesin niceliğiyle ilgileniyor. İlginç olan şey ise bunun bir süreklilik üzerinde bir nokta olması. Söylediğim şey lisan söz konusu olduğunda ilgilendiğimiz şey bu değil. Yani bununla ilgileniyor olabilirsiniz, kişinin ne söylediğini önemsemiyor olabilirsiniz, ne kadar kızgın olduğu veya ellerini ne kadar salladığıyla ilgilenebilirsiniz, benim bazen yaptığım gibi. Lisanın ilkeleri ise taban tabana zıttır. İlgilendiğiniz şey her sesli veya sessiz harfin bir sürekliliğin tam olarak neresinde olduğu değildir. İlgilendiğiniz şey farklı anlamlar arasındaki dijital ayrımlardır, kapalı açık ayrımlarıdır. Kesin bir şey daha var ki bununla bağlantılı – lisanın biçimsel bir özelliğini ele almıştım - hayvan iletişimiyle karşılaştırıldığında standartların ötesine geçen – lisanın işlevsel bir özelliği olarak da standartların çok ötesinde ve bu ikisi birbiriyle ilintili. İşlevsel şey şu: lisan, gerçek dünyada yön bulmaya yaramaz. Size epey önemli birşeyi hatırlatmak istiyorum. Felsefede dünya iki tip gerçekten meydana gelir. Bir kaba gerçekler vardır, bir de kurumsal gerçekler vardır. Aralarındaki fark gerçeklerin inanç temelli olup olmadığıdır. Farzedelim yerçekimine inanmıyorsunuz ama Dover'daki bir falezden aşağı doğru yürüyorsunuz. Yerçekimine inanmamanız önemli değil, yine de aşağı düşersiniz. Biliyorsunuz, inanç bir nevi konu dışı, tamamen farklı bir kategori. Bilim insanları ise – fizikçiler, kimyacılar, astronomlar – yalnızca bu tür gerçeklerle, inanç temelli olmayıp her halükarda doğru olan gerçeklerle ilgilenir. Bu gerçekleri ölçüm araçlarımızla vs tespit edebiliriz, katiyen inanç temelli değildirler. Bir de tamamen farklı tip gerçekler vardır biz insanların her daim içerisinde yaşadığı ve bu gerçekleri karşılayan felsefi terim - merak ediyorsanız - kurumsal gerçeklerdir. Yani sosyal gerçekler de denebilir ama kurumsal gerçeklerin daha yerinde bir tabir olduğunu düşünüyorum. Kurumsal bir gerçeğin şahane bir örneği ise paradır. Dikkat ederseniz para yalnızca ona inanırsanız vardır. Tamam mı? Parayı bir araçla ölçemezsiniz. Mesela parayı bir radyasyon dedektörüyle ölçemezsiniz, biliyorsunuz. Ağırlık birimleriyle ölçemezsiniz. Para… Farzedelim yerel para birimine güveninizi yitirdiğiniz. Para birimine inancınızı yitirdiniz. Bir bakmışsın tüm o para - cüzdanınızdaki kağıt para mesela - kağıt parçasından ibaret. Yırtabilirsin, çeşit çeşit şey yapabilirsin, burnunu silebilirsin, vesaire. Artık para değildir o para birimine güven çöktüğü için. Para birimi – para olarak, kağıt olarak değil para olarak - inanç sayesinde vardır. Şöyle bir çelişki var. O para, mesela yirmi poundluk bir banknot – bu yirmi pondluk banknot bu iki on pondluk banknota eşit ve bu nesnel bir gerçek. Bu nesnel bir doğru, her ne kadar tamamen öznel bir şeye, yani inanca dayanıyor olsa da. Tamam mı? İnanç olmadan nesnel gerçekler ortadan kalkıyor. Cebinizdeki tüm gerçekler, para birimine güven çöktüğü vakit artık yok. Hepimiz, insan olduğumuzdan beri – ve kesinlikle her zaman paraya sahip değildik, para çok yeni bir şey - doğaüstü güçlere inandık. Her çeşit şeye inandık, hayaletlere, ruhlara - biliyorsunuz – inanç sistemimiz yüzünden bize göre dünyada varolan şeylere. Kimi zaman buna din diyoruz. Kapitalizmin de bir çeşit din olduğunu iddia edebilirsiniz - gerçi dünya dinlerinin çoğuyla kıyaslandığında çok çok tuhaf bir din. Yine de tüm mesele… Basitçe değinmeye çalıştığım nokta, sanki bir gerçeklik var, kaba gerçeklik, fizikçilerin kavrayabildiği, bir de -buna şey de diyebiliriz – sanal gerçeklik var. Biz sanal bir dünyada yaşıyoruz – sanal bir dünya, aslında bir kurumsal gerçekler dünyasıyla aynı şey - inanç yüzünden varolan gerçekler. Artık asıl meseleye geliyorum. Lisan, gerçek dünyada yön bulmak için değil tüm insanların içinde yaşadığı sanal dünyada yön bulmak için var. Bunun hakkında düşünmenizi istiyorum çünkü idrak edeceğiniz üzere eğer sanal bir dünya içerisinde yaşamıyorsanız lisana ihtiyacınız yok demektir, manasını tamamen yitirecektir. Hatta lisan sahibi olmak tamamen işe yaramaz birşey olacaktır. Şimdi şempanzeleri bir düşünün. Herhangi bir Darwinci size bizim bir tür maymunsu mahluktan evrildiğimizi söyleyecektir. Diyecektir ki biz - atalarımız - günümüz maymunlarının veya bonobolarının atalarından, işte ne bileyim, altı milyon yıl önce, yedi milyon yıl önce ayrışmaya başladık. Gelgelelim herhangi bir Darwinci bence diyecektir ki 'Yani evet. Maymun kuzenlerimizin yaptığı pek çok şey insanların yaptığı diğer şeylerle hemen hemen aynı kategoride yer alıyor.’ Mesela insanın alet yapması. 'Oh! insanlar alet yapıyor’. Yani evet ama şempanzeler de alet yapıyor. Tamam mı? Şempanzelerin yaptığı binbir çeşit şey var - biliyorsunuz, yuva yapıyorlar, alet yapıyorlar, ilaçları var - şempanzelerle insanların yaptığı binbir çeşit şey var olsa da bunları insanlar yapınca beşeriyetimizin ayırt edici izleri haline gelmiyorlar. Gelgelelim dini soracak olursanız… Yani, Volkers Sommer bize burada bir sunum yapacak ki kendisi şempanzelerin dini olduğunu idda ediyor, zira farkına vardığı bir şey, şempanzeler yer yer diyelim bir şelale gördüklerinde epey hayrete düşüp büyülenebiliyorlarmış. Hatta bunun aslında bir nevi suyun ruhuna veya bunun gibi birşeye tapınma olduğunu düşünebilirsiniz. Bununla birlikte bence primatologların çoğu şempanzelerde olmayan bir şeyin dini ritüel olduğunu söyleyecektir - görünüşe göre böyle birşeyleri yok - ortak halüsinasyonlar, müşterek inançlar veya gerçekte varolmayan şeyler inşa etmek adına özel bir çaba gösteriyor değiller. Benim tek söylediğim, eğer ki lisan sanal gerçekliğin içerisinde yön bulmak için varsa – nereye geldiğimi görebilirsiniz artık – sanal gerçeklik olmadan lisan ortaya çıkamazdı. Hatta başlamazdı. Sanal gerçeklik varolmasaydı lisan sahibi olmanın hiçbir manası olmazdı. Camilla – kendisi bu akşamın açılışını yapmıştı - Evo-Lang [evrim-dil] ile benim Blood Relations kitabımdan bahsetmişti. Keza Hillary Callan ve Morna Finnegan ile beraber birkaç sene önce yayımladığı Human Origins: Approaches From Social Anthropology adlı bir kitaptan bahsetmiş olabilir. Burada UCL'de hepimiz söylediği şey şu: insan kökenlerini araştırırken ortaya çıkan bu problemleri anlamak için – mesela dinin kökeni, işte ne bileyim, cinsel ahlakın, insana has akrabalık biçimlerinin kökeni veya lisanın kökeni – hakikaten avcı toplayıcılar hakkında birşeyler bilmeniz lazım. Çünkü avcı-toplayıcılar - bu gezegen üzerinde geçirdiğimiz zamanın büyük kısmını avcı-toplayıcı olarak geçirdik, avcı-toplayıcı olarak evrildik, tüm içgüdülerimiz aslında eşitlikçi avcı toplayıcıların içgüdüleri – kökenlerimiz hakkında tüm bu problemlerin etnografik anlamda zengin bu çerçevede tespit edilmesi çok önemli. O kitapta Jerome ile ben bir bölüm kaleme aldık. İlkin Wild Voices makalesini yazıp Current Anthropology dergisinde yayımladık, sonra Camilla'nın kitabı için başka bir makale kaleme aldık, epey iddialı bir başlığı var: Towards a Theory of Everything. [Herşeyi Açıklayan bir Teoriye Doğru] Bunu söylememizin bir sebebi var. İddiamız şuydu - ve bunun tamamen arkasındayım - lisanın kökeni teorisi diye birşey olamaz. Dinin kökeni teorisi diye birşey olamaz. Akrabalığın ve evliliğin kökeni teorisi diye birşey olamaz. Çünkü bu şeylerin hiçbiri diğerlerinden bağımsız varolamaz. Bunlar birbiriyle öyle derinlemesine bağıntılıdır ki ancak her şeyi açıklayan bir teoriniz olduğunda diğer bileşenleri açıklayabilirsiniz. İşte bu yüzden bu çabadan tümüyle vazgeçtik, biliyorsunuz, neredeyse 100 yılı aşkın süredir. Zira herşeyi açıklayan bir teori nasıl olabilir ki? Yani bu çok fazla değil mi? Yine de kimi bilim insanları evrenin kökeni ve güneş sisteminin kökeni hakkında teorilerinin olduğunu düşünüyorlar, yaşamın kökeni vesaire ve ilginçtir mesele en önemli şeye geldiğinde, yani işte buradayız, insanız, hayattayız, çabucak pes ediyoruz zira bu mesele bize çok çetrefilli geliyor. Jerome ile ben ise aslında meselenin o kadar da çetrefilli olmadığını iddia ediyoruz. Aslında bazı şeyler gayet basit, biliyorsunuz, bilimi ciddiye alıp bilimin temel prensiplerine bağlı kalırsak, özellikle de modern Darwinciliğin temel ilkelerine, sözüm ona yüzey gen Darwinciliğine sadık kalıp enerjimizi din veya ataerki veya ideoloji ve bunun gibi şeylere harcamazsak, gerçekten hem her şeyi açıklayan hem de çok basit bir teori geliştirebiliriz çünkü başlangıçta her şey oldukça basitti. Avcı toplayıcı toplumlar basit değiller, oldukça komplikeler. Yine de bizim avcı toplayıcı sosyal sistemimizin işleyişiyle ilgili net bir saydamlık söz konusu. Toplumun her üyesi ne olup bittiğini hemen hemen anlayabiliyor. Tüm toplumun temel presipleri her yerde ve herkesçe erişilebiliyor ki günümüz dünyasında durum bunun tam tersi, biliyorsunuz, kapitalizm denilen bu çok ama çok tuhaf sistem söz konusu olduğunda… Kapitalizm çok karmaşık ve belli nedenlerden ötürü sistemin başındakiler sistemin gerçekte nasıl işlediğine dair fazla fikir sahibi olmamızı istemiyorlar sanki… Devam edeyim. Lisan bizim türümüzde kısmen bir içgüdüyse eğer bu çok acayip bir içgüdü. Noam Chomsky bu konuda harika bir iş çıkarmıştı lisanın biyolojik ve hatta genetik bir temeli olduğunu gösterdiğinde. Sonradan bu lisan içgüdüsü fikirine dönüştü. Bazılarınız Steven Pinker'ın The Language Instinct [Dil İçgüdüsü] kitabını mutlaka okumuşsunuzdur. 90larda en çok satan kitaplardan biriydi. Bu fikre göre - ki bence şüphesiz bu böyle - her çocuk lisan içgüdüsüyle doğar. Yine de bu demek değil ki doğduğunuzda dilinizdeki tüm kelimelerle ve dilbilgisel kurallarla dünyaya geliyorsunuz. Bunun anlamı, bir veya iki yaşındaki bir çocuğun - bebeklik yıllarında – beyninde öyle bir mimari var ki anne-babasından ve kardeşlerinden ve diğer insanlardan duyduğu bayağı yetersiz, oldukça kusurlu sesli girdileri – tümüyle eksik olmasa da cümle parçacıklarını - bu ses parçacıklarını, bu ses dizimlerini kapıp oldukça hızlı bir şekilde kendi ana dilinin, çevresindeki lisanın altında yatan dilbilgisini kavrayabiliyor. Bu hayret edilesi bir şey çünkü bu içgüdü nereden geliyor? İçgüdülerimizin çoğunun nereden geldiğini biliyorsunuz. Mesela biliyorsunuz hepimizde cinsel bir içgüdü var – nereden geliyor? Biliyorsunuz şempanzeler, goriller, orangutanlar, hepsinde bol miktarda cinsel içgüdü var. Annelik içgüdüsü, nereden geldiğini biliyoruz. Saldırganlık, diğer tüm içgüdüler… Lisan içgüdüsü – peki bu hangi cehennemden geliyor?.. Çünkü şempanzelerde emaresine bile rastlamıyoruz. Herhangi bir yetileri varmış gibi gözükmüyor ki bu şaşırtıcı değil. Yani niçin bir şempanze lisan denilen bu tuhaf şeyi algılama yetisiyle doğsun ki? Bu sadece insanlarda olan birşey. Zaten ne işine yarayacak ki? Kesinlikle bir lisan içgüdüleri yok. Bunun hakkında biraz daha dikkatli düşünmeliyiz ki Jerome ile ben bunu yaptık ve artık gayet emin olduğumuz bir şey varsa o da cevabı doğru yerde aramıyor oluşumuz. Şempanzeler, goriller, orangutanlar, hatta pek çok diğer canlı ilgili içgüdüye sahip ve bu içgüdü oyun için. Bu: oyun içgüdüsü. Niye bunu söylüyorum? Oyun – oyunbazlık – ile lisan veya diğer sembolik iletişim biçimlerinin ne alakası var? Gregory Bateson seneler önce – onlarca yıl önce - San Diego Hayvanat Bahçesi’nde maymunların kavgayla karışık oyunlarını izliyordu ve nefis bir içgörü yakaladı. İki maymunu izliyordu – biri diğerini ısırıyor ama ısırığın kastı oyun oynamaktı. Bunun bir ısırık olmadığına karar verdi, bir ısırıkmış gibi gözüküyor – ağzını açıyorsun, oyun arkadaşının boynunu ısırıyorsun ama gerçekte ona zarar vermek istemiyorsun. Belli bir noktada duruyorsun. Bu bir ısırık, ama aslında değil. Bu bir sahte ısırık. Bateson dedi ki 'Doğru, bu bir çimdik, ısırık değil.’ Çimdiğin olayı, ısırığın aksine, gerçekten birini ısırırken o kişi – ısırığın kurbanı – diyelim ki bir aslansın, bir antilopu ısırıyorsun – kurbanın senin niyetini anlamasına gerek yok. Niyetin antilopu yemek. Burada niyet, biliyorsun, fiziksel olarak ısırmak. Bir oyun ısırığında ise niyet birden tek önemli şey olur. Eğer şöyle bir durumdaysan, mesela diyelim bir maymunsun, başka bir maymun seni ısırıyor ve anlıyorsun 'Aha! Niyeti oynamak.’ Hepimiz bunu biliyoruz, yani, ne zaman parkta yürüyüşe çıksanız – işte ne bileyim, kocaman bir köpeğin minnacık bir köpek tarafından kovalanışını izlemek harika birşey. Küçük köpeğe müsaade ediyor – biliyorsunuz, büyük köpek sırt üstü yuvarlanıyor, küçük köpek sanki büyüğün karnını ısırıyor. Elbette büyük köpek küçük köpek tarafından ısırılmaya hazır olmasaydı oyun çabucak sonlanırdı. Oyuna devam etmek adına büyük köpek biliyor ki kaybetmeye devam etmesi lazım, kazandığı takdirde bu oyunun sonu demek. Isırmayla alakalı olarak şunu iddia edebilirsiniz – ki Bateson bunu iddia ediyor – çimdik veya sahte ısırık temelde bir nevi sembolik bir ısırık. Bu bir ısırık, ama aslında değil. İddiamız – Jerome ile argümanımız ki bu noktada bence yalnız değiliz, bence pek çok kişi artık bizimle aynı fikirde bu konuda – lisan içgüdüsü, oyun içgüdüsü denilen bu çok daha kapsamlı şeyin özel, özelleşmiş bir gelişimi. Bizim durumumuzda oyunbazlık toplum adına çok daha önemli hale geldi, hayatın bebeklik ve gençlik evrelerinden yetişkinliğe yayıldı ve hakikaten tüm toplumu ele geçirmeye başladı, avcı-toplayıcı toplumların harika oyunbazlığı – herkes her daim gülüyor ve oyun oynuyor herhangi bir avcı toplayıcı kampında. Bu oyun içgüdüsü, bu oyun içgüdüsünün bir özelliği, bu oyun içgüdüsünün özelleşmiş gelişimlerinden biri, sanki bu seslerle oyun oynamaktır. Bu seslerle oyun oynuyorsanız, aslında bu bizim lisan dediğimiz şey. Mesela bir çimdik, diyebilirsiniz ki bu bir ısırık ama aslında değil. Halbuki daha felsefi ve hayli şık bir fikre göre bu bir ısırık ama başında bir eksi işareti var. 'Aslında değil’ yerine buna bir eksi diyelim, öyle ki bu eksi işareti artı işaretini bir nevi tersine çeviriyor. Böylelikle tersine çevrim nosyonunu elde ediyoruz ki bu fikir Jerome ile Current Anthropology dergisinde yayımladığımız makalenin merkezinde yer alıyor. Bu çok önemli fikre göre lisanın özelliklerinden biri onun negatifliği, tersine çevrimidir. Bunu gayet hızlı geçmek istiyorum tersine çevrim ile ne kastettiğimiz hakkında bir fikir vererek. İnsanların yaptığı pek çok şey bir bakıma diğer primatların yaptıklarının tersine çevrimidir. Bariz bir tanesi bizim gülümsediğimiz gerçeğidir. Şempanzeler de gülümser ama onlar gülümsediklerinde şöyle görünürler – şempanzelerin kocaman dişlek bir gülümsemesi vardır. Bu aslında bir korku sırıtmasıdır. Gülümseme değildir. Korkmuştur. İtaatkar bir şempanzenin saldırgan bir alfa erkek karşısında neredeyse 'bana vurma, beni ısırma’ demesidir. Bir nevi dişlerin sanki agresif bir şekilde sıkılmasıdır ama özünde itaatkardır. Biz insanlar bunu pek sık yapmayız. Yapsak bile bu pek sık olmaz. Gelgelelim bunu yaptığımızda bunun bambaşka bir anlamı vardır. Buradaki iddia - ve yine bence primatologlar bu fikirle gayet barışıklar - insan gülümsemesi tersine çevrilmiş bir korku sırıtışıdır, endişe kaynağının, tehdidin ortadan kalkmasına rağmen devam eden bir korku sırıtışıdır. Korku içerisinde – artık korkmak için sebep kalmadığında ise birdenbire rahatlayıp yüz ifade biçimini koruyor ve rahatlamış bir gülümsemeye dönüşüyor. Yakınlarda bulamadım ama çocuklarımla bir fotoğrafım var, Chessington World of Adventure'dayız. Water-suit dedikleri o korkunç şeyden aşağı kayıyoruz bot gibi birşeyle ve hepimizin yüzünde özellikle de bende öyle bir korku sırıtışı var ki - küçük bir makineyle tam biz suya çarparken resmimizi çekmişler - yani hala hatırlıyorum, öyle cesurum ki tekrar bindim ve işte bir iki kez daha yaptım bunu gururla söylüyorum - o suya çarptığınız andaki hissiniz 'Hayattayım’, biliyorsunuz bu harika birşey. Korku sırıtışınız, rahatlamış biçimde, bir gülümseme halini alıyor. Aynı şey ama farklı da… Aynı şeyin rahatlamış hali. Bir bakıma çimdikle ısırma arasındaki fark gibi. İşte dediğim gibi. Daha da mühimi, insanların yaptığı bir şey daha var. Benim şu sıralar yazdığım kitabın adı When Eve Laughed: the Origin of Language [Havva Güldüğünde: Dilin Kökeni] İnsanların yaptığı özel bir şey var – biz kahkaha atıyoruz. Bu ilaç. Hepimizin kahkaha atmaya ihtiyacı var. Kahkahaya alışığız. Biliyorsunuz kapitalizmin gölgesinde kahkaha atmak çok zor, stres altındaysanız kahkaha atmanız çok zor. Bir sonraki öğün nereden gelecek bilmiyorsunuz, başınızı bir çatı altına sokmak zorundasınız ya da sürekli patronunuzla berabersiniz, nefesi ensenizde, gülmek zor. Ama kahkahaya ihtiyacımız var ve elbette kişi kendi emsalleriyle kahkaha atar. Astlarınla ve üstlerinle kahkaha atmazsın. İşte kahkaha tersine çevrimin bir başka örneğidir. Etolog Irenäus Eibl-Eibesfeldt bunu anlamış. Diğer hayvanların sık sık - gruplar halinde yaşadıkları zaman - mobbing dediğimiz şeyi yaptıklarını anlatıyor. Mesela bir şempanze sürüsü, yakınlarında yaşayan bir başka rakip şempanze grubuyla karşılaştığında düşmanlarını taciz ediyorlar. Bir yılanı da taciz edebilirler. Yani mobbing, sahiden kavga etmek yerine sesler çıkararak rakibine gözdağı verip bir nevi zararı minimize etmeye çalşmaktır. Mobbing sesleri kendinden emin, saldırgan olmak ve rakibini sindirmek üzere tasarlanır. Elbette bu mobbing sesleri diğer yandan - bir nevi sana iyi hissettirmeli sen bu sesleri çıkarırken. Böylece biraz bir ritim geliştirirsin, diğerleriyle bir bağ kurduğunu hissedersin mobbing esnasında. Farzedelim bir kısmımız bir alfa erkeğin tehdidindeyiz ve mobbing yapıyoruz – HuhHuhHuhHuhHuhHuh – düşmanı sindirmek için, tamam mı? Korku sırıtışının ters çevriminden gülümsemenin ortaya çıkmasıyla aynı şey. Bir noktada düşman kuyruğu kıstırıp kaçıyor. Bizse bu mobbing sesinden keyif aldık - bu ritmik, bulaşıcı sesten, bayağı tehditkar sesten. Artık aynı sesi rahat koşullarda çıkarıyoruz. İşte bu kahkahadır. Kahkaha bulaşıcıdır sanki, bir nevi tehditkardır – tehlikeli olabilir. Kahkahayı düşünürseniz, toplu kahkaha hep birinin ya da birşeyin zararınadır. Hep üstte olduğumuzun işaretidir. Gerçekten trajik birşeye bile kahkahayla gülebiliyorsan şunu demeye getiriyorsundur, 'Gül ki ağlamayasın’. Hepimiz birşeye kahkaha atarak duyguların üstesinden geliriz. Eibl-Eibesfeldt'in kahkahanın kökenini mobbing ile açıklayan teorisi - aslında kahkaha tersine çevrilmiş mobbingdir çünkü mobbing tehlikenin ortadan kalkmasını amaçlar - bence çok iyi bir teori. Böylelikle bir tersine çevrim teması gibi birşey var elimizde. Nihayet politik tersine çevrime geldik. Bu güncel teori, bugüne kadar avcı toplayıcıların olumsal eşitlikçiliğini açıklamaya aday başlıca teorilerden bir tanesi - adil avcı toplayıcılar, Afrika ve diğer bölgelerdeki avcı-toplayıcılar, hırsızlık yapmayan avcı toplayıcılar, bunlar eşitlikçidir, siyaseten eşitlikçidir, cinsiyet eşitliği söz konusudur, kadın dayanışması ve iktidarı hep had safhadadır ki bu kısmen kahkahayla mümkün, kahkaha eşitleyici bir araçtır – bu iyi bildiğiniz teoriyi Christopher Boehm geliştirdi ve buna “tersine başatlık” deniyor. Normalde insan olmayan primatlarda başatlık söz konusu - çatışma, rekabet, besin kıtlığı, cinsel kıtlık, verimli seks, vesaire - erkekler seks için kavga ediyor, dişiler besin alanı yüzünden kavga ediyor. Bir nevi diktatörlük söz konusu. Doğrusal bir hiyerarşi mevcut. Baskın erkek en tepede - belki birkaç taneler – bir hiyerarşi, en altta ise bütün diğer itaatkarlar var. Boehm'e göre nerede başatlık varsa orada direnç söz konusudur. Bu direnç en alttakilerden gelir, birlik olup baskıya baş kaldırırlar. Çoğu primatta – yaygın birşey, şempanzeler, goriller, orangutanlar - baskının genellikle eril dominans olduğu düşünüldüğünde, baskıya karşı direcin çoğunlukla dişilerden gelmesini beklersiniz. Boehm diyor ki baskıya karşı direnç bir koalisyon kurmaktan geçiyor. Gelgelelim avcı toplayıcılarınki gibi herkesin katıldığı bir koalisyon, tüm toplumun bir nevi harmoni halinde – bunda hiç şüphe yok, avcı toplayıcılarda bunu görüyorsunuz - herkesin katıldığı bir koalisyon nasıl ortaya çıkıyor? Bu biraz zor bir soru. Bizce buna birkaç cevabımız var. Mühim olan kahkahanın, kahkahayla dışa vurulan tüm rahatlığın, baskı koşullarının gölgesinde mümkün olmadığı. Zira baskı varsa kaygı var, korku var. Diğerlerini domine ediyor olsanız bile her daim tetikte olmadığınız takdirde kaybetme korkusu yaşarsınız. Yine herkesin kahkaha atması için gereken atmosferin ortaya çıkması mümkün olamazdı eğer ki bir şekilde karşı direnç, baskıya direnç, muhtemelen dişilerin ön ayak olduğu karşı direnç, herkesin katıldığı bir koalisyonla sonuçlanmayıp baskın hale gelmeye çalışan herhangi bir birey üzerinde baskın olan aktörün tek bir vücut haline gelen toplum ta kendisi olmadığı takdirde. İşte bu tersine başatlık fikri. Şimdi Camilla'dan moadjo hakkında konuşmasını isteyeceğim. Camilla söze başlamadan şunu söylemek istiyorum, eğer şu fevkalade basit soruyla ilgileniyorsanız: İlk kelime neydi? Mesela, ateş miydi? İşte ne bileyim, et miydi? Anne miydi? Hayır, hayır, hayır. Tüm bunlar için iyi deneme diyebiliriz. Dilerseniz şöyle diyelim, ilk kelime bir kelimeden daha fazlasıydı. Moadjoydu. Her şey yolunda mı? Bunu yapmak istiyor musun?—Şunu tak. Aksi halde kaydetmez… Tamam, Chris'in de dediği gibi, Christopher Boehm tersine başatlık hakkında konuştu. Ancak tersine başatlığın etnografisini avcı toplayıcılarla tayin etmeye çalışırken anlattığı şey erkeklerin bir grup halinde harekete geçip düzen dışına çıkan kişileri öldürmeye çalışması, infazlar gibi, korkunç bir şey yapmış birini öldürerek ondan kurtulmalarıydı. Tüm bunlar gerçekten hayati görünüyor – gereğinden fazla baskın hale gelmiş birini aşağı indirmek. Gelgelelim Boehm'in problemi tersine başatlığı yanlış yerde aramasıydı zira cinsiyeti tamamen gözardı etmişti. Tüm bu taktiklerin eril taktikler olduğunu düşünmüştü. Halbuki moadjonun en iyi etnografisini ortaya koyan Dasa Bombjakova - kendisi aslında Jerome Lewis'in öğrencisidir - ile Jerome Lewis'in kendisi oldu. Moadjo tersine başatlığın temel tekniğidir. Nasıl işlediğine gelirsek, gerçekten yaşlı bir kadın - belki tuhaf birisi, topluluk adına aslında çok da önemli olmayan birisi, topluluk içerisinde oldukça marjinal olabilecek birisi – herkesçe 'Şu adam! Biraz fazla oldu. Çok aşırıya kaçtı. Artık bitti. Haddini bildirmek lazım.’ diye düşünülen bir kişinin davranışlarını ayırt etmekte bayağı yetenekli bir kadın, bu kişinin eylemlerini veya duygularını veya onunla alakalı bir şeyi taklit etmek üzere bir şey yapmaya başlıyor - bir karikatür gibi biraz. Bu kadın – hatta hiç kimse - isim zikretmiyor, kim olduğu vesaire, kimse bundan bahsetmiyor - öncelikle bu kadına bakacaklar - 'Kim bu? Ne oluyor? Ne napıyor bu kadın? - ve yaşlı kadın bu taklit, pandomimi yaparken yavaş yavaş anlıyorlar ki 'Aaa! Bildim.’ Ardından kendileri de bu kadına katılmaya başlayabilirler - hareketlerine ve pandomimine. Veya kahkahayla gülmeye ve yorum yapmaya başlayabilirler, ta ki topluluktaki herkes olan biteni izleyip dahil olana dek. Olan bitenin dışında kalan tek bir kişi hariç, çünkü alaya alınan ta kendisi. Moadjo kendisini hedef alııyor. Yani bir nevi mahcup edici bir davranış. Kendi kendini devam ettiren bir düzenek bu. Bu böyle devam ediyor ta ki hedef tahtasındaki adam - erkek olduğunu varsayıyorum - ya kaçıp gidiyor, zira bu utanca katlanamıyor, ya da en sonunda o da diğerlerine katılıp gülmeye başlıyor. Kişi bu ikisinden birini yaptığı an, artık önceden ne yaptıysa herkesçe affediliyor. Artık bitti. Unutuldu. Görev tamamlandı. Tüm bu tekniğin olayı 'Evet! Şu adamı yeniden hizaya sok.’ Aslında yapılan şey bu adamı yakalamaktı. Eğer kahkaha furyasına katılırsa, diğer insanların kendisini nasıl gördüğünü görüyor. Kendisini diğerlerinin gözünden görüyor. İşte bu araöznellik olarak bilinen şeyin temel bileşeni. Bu insana özgü birşey ve lisanın bir nevi zorunlu öncüsü, başka hiçbir büyük-maymunun yapamadığı birşey. Aslında bunu gözlerimizden anlayabiliyoruz. Biz birbirimizin gözlerine bakıp karşımızdakinin ne düşündüğünü anlamaya çalışırız - aslında büyük-maymunlar da bunu yapıyor, anlamaya çalışıyorlar - ama biz ne düşündüğümüzü görsün diye diğer kişinin içimize girmesine izin veriyoruz. Böylece biz gerçekten başkalarına nasıl göründüğümüz üzerinden kendimizi anlıyoruz. Bu moadjo gerçekleşirkenki dönüm noktası, o kişinin birdenbire, söz gelimi insan ırkına yeniden katılması oluyor. Çünkü anlıyor – nasıl bir - 'Ne aptalmışım! Nasıl bu kadar aptal olabildim’ Artık bunu görebiliyorum.’ Artık bir nevi geri döndü. Tüm işbirliğimiz – yani tüm bunlar lisanın ortaya çıkması için atılması gereken temeller. Chris'in söylediği gibi, bir ses bulmaya başlayabilmek için bizi dinlemeye ve söylediklerimiz hakkında düşünüp düşüncelerimiz hakkında ne düşündükleriyle bize geri dönüş yapmaya gönüllü insanlar gerekiyor. Yine birbirimizin hislerini anlayarak kendi duygusal hallerimizi yoğumlayabilmemiz gerekiyor. Bu büyük-maymunların yapabildiği birşey değil. Onlar hep birbirlerinin düşüncelerini okumaya çalışıyor lakin kendi düşündüklerini açık etmek istemiyorlar. Makyavelci büyük-maymunlarda bu sadece tek yönlü – bu yuvarlak koyu renk gözleri sanki güneş gözlükleri gibi, halbuki bizim gözlerimiz - yani en son ne zaman güneş gözlükleri takan biriyle sohbet ettiniz? bu biraz bir büyük-maymunla konuşmaya benziyor - biz bunu sadece gözlerimizle yapıyoruz, neyle ilgileniyorsak, ne düşünüyorsak göstere göstere açık ediyoruz. Birbirimizin ifadelerini okuyup empatiyle karşılık veriyoruz. Tüm bunlar Sarah Hrdy'nin bu araöznelliğin nereden ortaya çıkmış olabileceğine dair fikirlerine dayanıyor – müşterek çocuk bakıcılığının dişil, sözümona annelerin ve koşullara bağlı olarak diğerlerinin koalisyonundan, araöznellik, empati, ortak zihin-okuma ile hiper sosyal işbirlikçi gözlerden. İşte bunların gerekli temelini sağladığı evrim… Bu arada moadjo hakkında son birşey söyleyeyim - moadjonun taklitçiliği tamamen bedensel jestlerden oluşuyor, biz her ne kadar o ara seslerin kayıtlarını işitsek de. Temelde konuşma öncesi olduğu için – sahnelenen birşey - çok eskilere gidiyor olabilir. Müşterek çocuk bakıcılığı için Homo erectus dönemine kadar gidiyor olabilir… Hatta topluluk içinde kötü davrananlara polislik yapmak için de kullanılmış olabilir – eşitlikçiliği, işbirliğini vesaire sağlamak adına bu çocuk bakıcılığı koalisyonları içinde çirkin davranışlara karşı bir nevi ön-moadjo. Tamam mı?İşte buradan - Jerome ve ben ve ekibimizin diğer tüm üyeleri – bizce başlangıç noktası bu. Bu moadjo elbette özel bir sözcük. Bunlar Mbendjele, Kongo'nun insanları, Jerome Lewis ve ailesi onyıllardır bu insanlar üzerine çalışıyor. Peki ben niye yerel adı moadjo olan bu özel performansa odaklanıyorum? Çünkü hakikaten başka herhangi bir şeyi düşünseniz bir yere varamıyorsunuz. Ritüel fikrini ele alsanız, ki gayet iyi bir kavram aslında, yani ritüel Emile Durkheim'ın 1900 civarında ortaya koyduğu bir kavram, müşterek temsiller diye adlandırdığı olgunun kaynağı olarak. Bunlar tüm insanların içinde yaşadığı sanal gerçekliğin elemanları. Durkheim'in ritüel fikri ki aslında dini ritüelden bahsediyor – bu kanla ilişkili, adet kanamasıyla ve av hayvanlarının kanıyla alakalı… Yine de bu ritüelin bir nevi ön habercisinin ne olduğunu kestirmek güç. Yine ritüel ile bu açıklamaya çalıştığımız bu diğer şey – konuşma - arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu tespit etmek oldukça zor. Moadjoda ise bir anlamda hepsi mevcut. Kahkaha zaten var. Direnmekten ortaya çıkıyor. Büyük oranda - moadjolar büyük oranda dişil zira kadınlar büyük oranda birbirleriyle gruplaşıyor, özellikle de yaşlı kadınlar. Dasa Bombjakova'nın vurguladığı noktalardan birisi, eğer bir erkek bir diğer erkekle alay etmeye başlarsa - jestlerle ve moadjo denilen bu performansla - muhtemelen bir kavga çıkardı. Yani yaşlı kıdemli büyükannelerin sahip olduğu özel bir sosyal ayrıcalık var, bir nevi dokunulmazlar. Kahkahayı başlatabiliyorlar. Diğer herkes gülmeye başlıyor ta ki tüm çocuklar gülene, herkes kahkahadan yarılana kadar, kahkahanın hedefindeki kişi dışında. Yine de bu büyük oranda - tamamen olmasa da büyük oranda - dişil bir olgu. Bir nevi tabandan yükseliyor. Kahkahanın kendisi ve bizzat moadjo bir anlamda kendi varoluşsal koşullarını kendisi yaratıyor. Başka önkoşulları yok. Tüm sistemin bir nevi kendi içinde faal olduğunu görebilirsiniz. Jerome'un söylediği şey ise çok güzel. Diyor ki Mbendjele sözümona en etkili noktayı yakalamışlardı. Mbendjele, orman ruhlarını memnun ettiklerini düşünüyorlar. Orman ruhlarını memnun ediyorlar çünkü orman ruhları onların ödüllerini, yemeleri için hayvanları ve bitkileri, ancak hoşlarına giden sesleri işittiklerinde veriyor. Öyleyse bebekler ağladığında, insanlar tartıştıklarında, insanlar birbirlerine bağırıp çağırdıklarında, bu ruhları sinirlendiriyor. Bu ruhları çok acımasızlaştırıyor. Diyecekler ki, 'Bizim kaynaklarımızdan size yok ama moadjo bizi, orman ruhlarını memnun ediyor.’ Jerome'un vurguladığı şey ise bunun hakikaten böyle olduğu. Moadjo – bu kahkaha performansı - eşitleyici bir araç olduğu için ve özellikle çirkin davranış sergileme potansiyeline sahip erkekleri bir nevi hizaya çektiği için, biraz da şansın yardımıyla - bu kadınların cömertliği, biliyorsunuz, bu adamlarla sadece alay edip onları aptal durumuna düşürmek istemiyorlar, bu adamları geri kazanmak istiyorlar – işler yolunda gittiğinde, bu adamlar ne yapıyor? Kendi salaklıklarını farkedecekler, belki bencilliklerini de, işte biliyorsunuz, nerede hata yapıyorlarsa. Bununla birlikte herkesi memnun etmek için ne yapmaları gerektiğini de farkedecekler. Yapmaları gereken şeylerden biri de tabi ki avcı toplayıcı topluluklarda ava çıkıp yiyecek getirmektir. Yani kahkaha hakikaten güvende olmaya bağlı. Endişeliyseniz gerçekten kahkaha atamazsınız. Endişeliyseniz gerçekten oyun oynayamazsınız. Bolluğa dayanıyor. Zira bir grup yemek arayan kadını bir araya dahi getiremezsiniz eğer ki etrafta bol miktarda yiyecek yoksa. Yeterince yiyecek yoksa kadınlar birbirlerinden ayrılacaklardır, hatta kendi lahana sepetlerini kollayıp kıskançlık yapmaya bile başlayacaklardır. Öyleyse bu kahkahaya, bu moadjoya muhtaçsınız. Bunun için güvenlik lazım, bolluk lazım, ama fark ettiniz mi? Bu faydalı bir döngü gibi. Aynı zamanda güvenliği sağlıyor. Bolluk yaratıyor. Taciz ve şiddetin önüne geçiyor. Erkekleri hizaya çektiği için - dişileri de hizaya çekiyor tabi, işbirliği bakımından – ormandan daha çok yemek toplayacaksınız, kahkaha attığınız takdirde, dangalaklık yapmak yerine diğerleriyle keyif aldığınız takdirde. Ne demek istediğimi görüyor musunuz? Bu faydalı bir döngü çünkü moadjo güvende olmaya ve bolluğa dayanıyor ve aynı zamanda yine bu koşulları kendisi üretiyor. Böylece bir anlamda yerden yükseliyor. Lisana çok girmemiş olsam da Camilla herşeyin nasıl başladığından bahsetmişti. Zira moadjoda tüm bu sesler mevcut. Ardından Dasa'nın dediği, moadjoda kelimeleri kullanmıyorsunuz. Her çeşit ses mevcut. Kalın otların üzerinde yürümenin bir sesi var. Bal çıkarmak için ağaca kesikler atmanın bir sesi var. Bir hayvanın öldürülüşünün bir sesi var. Ormanın her türlü sesini moadjoda kullanıyorsunuz. Bu sesler hali hazırda kelimelerin başlangıcı ve bu başlangıcın sebebi moadjonun bir anlamda eşitlikçiliğin sosyal ve politik koşullarını kendisinin yaratıyor olması ki bu koşullar sağlanmadan bu kelimelerin anlamı olmazdı. Artık bitirmek istiyorum birazdan. Biliyorum muhtemelen bir beş on dakikaya daha ihtiyacım olacak sonra da bitireceğim. Artık büyük oranda kabul gördüğü üzere lisanın sırrı metafor diye tarif ediliyor. Metaforun anlamı - bir metafor tam bir ifadedir. Doğru olmayan bir şeydir. Kelime anlamıyla doğru değildir. Yani işittiğiniz bu yanlış ifade. Klasik bir örnek verecek olursam Shakespeare'in Romeo ve Juliet'inden – Romeo diyor ki 'Juliet güneşin ta kendisi’. Biliyorsunuz, bu tabii ki doğru değil. Güneş yukarıda, gazlardan oluşan sıcak bir balon, Juliet ise bir kadın. Elbette burada bir şeyler dönüyor. Yine de Romeo 'Juliet güneşin ta kendisi’ derken kastettiği – gerçekten de kelimenin tam manasıyla Juliet'in sabahları doğudan yükselen o şey olduğunu söylüyor olamaz ama elbette Juliet sabahları yanında ve ışık saçıyor. Belli ki bu metaforu işiten kişi dikkatini kelime anlamının ardında kastedilen anlama yöneltiyor, yani Juliet'in ışık saçmasına, Romeo'nun hayatının ışığı olmasına, bu özel metafor hakkında söylenebilecek türlü çeşit şeylere. Burada önemli olan, lisan bünyesindeki her şey - dildeki tüm kelimeler kökeninde metaforlardır. Bazen metafor olduklarını bile bilmeyiz, hatta çoğu zaman. Mesela deseniz ki, işte ne bileyim, derenin ağzı - Thames'in ağzı. İyi de Thames'in bir ağzı yok – bak, ne dili var, ne dişleri, ne dudakları - ama işte bu bir metafor. Bedenin bir uzvundan, yani ağızdan geliyor. Evin arkası olabilir, başın altı. Biliyorsunuz, bir okulun başı olabilir. Bu şeyden bahsetmiyorum, biliyorsunuz bu bir bütün. Tüm bunlar birer metafor. Bunlara ölü metaforlar diyoruz, bir kere aşina olup sıradanlaştıklarında, aslında metafor olduklarını unuttuğumuzda… Artık biliyoruz ki yeni sözcükler türetmemize yarayan metafor ilkesi aynı zamanda dilbilgisel işaretleri ve dilbilgisel yapıları doğuruyor. Gerçekten çok kısa: İngilizce'de gelecek zamanda diyorsun ki 'it’s going to rain’ [yağmur yağacak] Bu biliyorsunuz gelecek zaman şeyinde yağmur. Bu aslında 'it’s going – to rain’. 'it is going’ [gidecek] kökeninde bir metafor, zira hava bir yerden başka bir yere gidiyor. Londra'dan Paris'e gider gibi, hava yağmura doğru gidiyor. 'it’s going to rain’ kısaldıkça, 'it’s gonna rain’, birkaç on yıl sonra bu muhtemelen olacak 'gnn’. İşte gelecek zaman, 'gnn fall’, 'gnn drop’, 'gnn break’, 'gnn rain’, anladınız mı? Bizse bunun ardında bütün bir metafor olduğunu, bir yerden başka bir yere gitmek olduğunu unuttuk. Dikkat edin şunu diyemezsiniz - Londra'ya gidiyorsanız, 'gnn London’ diyemezsiniz. 'I’m going to London’ demelisiniz. Yani bu ifadenin metaforik kullanımının – bu 'going to’ metafor ifadesi - sadece gelecek zamanda kısaltması var. Dilbilgisel işaretlerin kısaldıkça daha da kısalmasının bir sebebi var çünkü bunlardan kısıtlı sayıda var, söyleyebileceğiniz diğer tüm şeylerle kıyaslandığında. Bu yüzden bu şeylerin kısaltmaları var. Vurguladığım nokta herşeyin metafordan doğuyor olması. Peki bu Darwincilik bakımından niye ilginç ve önemli? Jerome ile Wild Voices makalesinde yaptığımız şey, Evo-Lang güruhunun katiyen bahsetmediği bir şeyden yola çıkmak oldu. Lisanın kökeni hakkında konuşan herkes - şaşırtıcı olan şey, doğal yaşamda sinyallerin nasıl evrildiğini açıklayan temel teorik alanı göz ardı etmeleri. Buna maliyetli sinyalleşim teorisi deniyor, İsrailli bir ornitolog olan Amotz Zahavi tarafından geliştirildi. Hepsini açıklamaya zamanım yok. Bu oldukça ilginç. Basitçe, hayvanlar güvenilir sinyaller talep ediyor. İlgilendikleri sinyalde güvenilirlik gereksinimi duyuyorlar ve sinyalin güvenilirliğine kanıt arıyorlar. Babunlar, maymunlar, şempanzeler – yani bunlar Makyavelce zekaya sahipler, birbirlerini kolayca kandırabilirler – kandırmaca bir sinyali kabul etmiyorlar. Hiçbir şempanze —belli bir sesin aslında yanıltıcı bir ses olduğunu farkeder veya keşfederse – bir taklit olduğunu - bu taklit sinyali kabul etmez, dikkate almaz. Öyleyse hayvanlar aleminde, özellikle de primatlarda, güvenilirlik için daimi bir baskı vardır ki bu şu anlama gelir, lisanla benzerlik gösteren herhangi bir şey her daim reddedilir, kabul edilmez, edilemez. Oldukça önemli birşey söyleyeyim. Maymunlar ses çıkarırken dillerini kullanmaz. Bir panthoot mesela – HuhHuhHuhHuhHuhHuhHuh – dil statiktir, hiçbir şey yapmaz. Dudaklar bile hareket etmez. Biz insanlar ise konuşurken gerçekten çok tuhaf bir şey yapıyoruz. İki şeyi birleştiriyoruz ki bu ikisi primatlarda tamamen ayrıdır. İnsan olmayan primatlar – maymunlar, goriller - ya yiyorlardır ya da ses çıkarıyorlardır. Bir şey yerken dillerini ve dudaklarını kullanırlar, çeneleri de yukarı aşağı hareket eder. Ses çıkardıkları an ise tüm bu hareketlilik durur, yemeyi keserler. Yemeyi keserler çünkü ses çıkarıyorlardır. Ya yiyorlardır ya da ses çıkarıyorlardır, yani dillerini, dudaklarını, bizim eklemleyici dediğimiz tüm bu şeyleri kullanırlarken — bunlara sahipler bu arada – eğer ses çıkarıyorlarsa bunu kullanmazlar. Niye şempanzeler veya diğer primatlar ses çıkarırken dillerini kullanmazlar? Meslektaşlarım arasında ki bunlar saygın meslektaşlarım, özellikle saygı duyduğum isimler - bana söylenen - isim zikretmeyeceğim - diyorlar ki şempanzelerin dillerini kullanmamasının nedeni dillerinin esnek olmamasıymış. Esnek bir dilleri yokmuş. Dilleri esnek değilmiş. Şimdi size soruyorum, bunu bir düşünün. Bir şempanzenin dili esnek olmayabilir mi? Dillerinin, dudaklarının, çenelerinin esnek olmadığını söylemek size anlamlı geliyor mu? Yani bunun hiç manası yok. Şempanzenin ses çıkarırken dilini veya dudaklarını kullanmamasının nedeni bunun tam tersi. Çünkü dilleri fazla esnek. Çünkü bu hayvan istediği gibi dilini manipüle edebilir, aynı şekilde dudaklarını da. Bu yüzden sesli sinyalleşimde bunları kullanmıyorlar. Zira bir sinyali manipüle edebilirsen, taklit edebilirsin. Bir sinyali taklit edebiliyorsan, o sinyal güvenilir değildir. Bu sinyal şempanzelerce güvenilir değilse, o zaman yok sayılır çünkü şempanze toplumu eşitlikçi değildir. Neşe ve ahenkle birbirleriyle işbirliği yapmazlar. Bol miktarda çatışma ve rekabet vardır - işbirliği de vardır elbette – öyle ki kardeşler arasında bile her daim bir çatışma unsuru vardır. Her daim bir yanıltılma ihtimali olduğu için de riske girmezler. Dinleyici – bu nasıl yapılıyor şimdi emin değilim – dinleyici dikkatini - bunu yapmak zorundayım yoksa kaydetmiyor – dinleyici bir sinyalde taklit olabilecek her şeye dikkat kesilir. Bu şempanzeler hakkında düşünmenizi istediğim – Camilla gözlerden behsetmişti - bu şempanzeler ve goriller – Anthony bunun hakkında konuşacak birazdan - bunlar sanki güneş gözlüğü takmış soyguncular gibidir. Ne düşündüğünüzü görmek isterler, bilmek isterler, ama ne düşündüklerini bilmenizi istemezler. Aynı şey çıkardıkları seslerde de böyledir. Farz edelim, işte ne bileyim, ben ve arkadaşım mesela bir banka soyduk - Anthony olabilir mesela kendisi burada. Sonra işte biliyorsunuz, bana diyor ki parayı şuradaki sokakta bir tavan arasına gizlemiş ve tabii ki buna inanmıyorum. Diyor ki 'Gerçekten, doğru söylüyorum Chris! Para orada’. Sonra Anthony'e bakacağım, yani bu çok bariz değil mi? Ne söylediğiyle ilgilenmeyeceğim. Ne derse desin, beni gammazlıyor olabilir. Parayı bambaşka bir yere saklamış olabilir ki sonradan parayı alıp kaçsın, ki biliyorsunuz bu parada benim de bir payım var. Öyleyse neye bakıyorum? Taklit edemediği şeylere. Mesela alnındaki ter damlacıklarına bakıyorum. Göz teması kuruyor muyuz? Göz teması kurarken işte biliyorsunuz rahat mı? Tüm bu taklit etmesi güç sinyallerle ilgileneceğim. Bu mafyavari banka soyguncusu senaryosundan, şempanzeler hakkında karşılıklı şüphe şeysinden çok da hoşlanmıyorum aslında. Yine de kabul edelim, şempanzeler Makyavelce canlılar. Hep bir çatışma halindeler. Birbirlerini aldatmanın yollarını arıyorlar. Sadece şunu söylüyorum, bir şempanze başka bir şempanzeye bakıp çağrısını işittiğinde, taklit olabilecek herhangi bir şeyi görmezden gelecektir. Dil veya dudaklarla değiştirilmiş her ses - zira bu şeyleri isteyerek kontrol edebilirsiniz - bu yüzden görmezden gelinecek. Anlayabiliyor musunuz? İnsanın evriminde ne olması gerektiği fikrini tamamen tersine çeviriyorum. 'Daha esnek bir dil geliştirmemiz gerekiyordu.’ Hayır. Güvenmeye gönüllü olmalıyız, dile bile, her ne kadar vücuttaki en esnek organ olsa da. Moadjo işte bunu yapıyor, görüyorsunuz değil mi? Moadjo size bir çerçeve sunuyor - kahkaha dolu, eğlenceli, oyunbaz bir çerçeve - çünkü şakalar başka birisini hedef alır, grubun dışından birisini - çirkin davranış sahibi o kimse grubun dışından birisi, ta ki insan ırkına katılana, kendine gülmeyi öğrenene ve kendini başkalarının gördüğü gibi görene dek – elbette sonra gruptan biri oluyor. Bu esnada biz hepimiz grubun içindeyiz. Zaten tüm bu şey bir oyun gibi. Vurgulamaya çalıştığım şey, ancak bu oyunbazlığa, bu güven atmosferine sahip olduğunuzda bireyler kendi sesini bulabilir ki dilin ortaya çıkışının sırrı bence buradan geçiyor.Şimdi son birşey… En başta bahsetmiştim Jerome'un şu şahane öngörüyü yakalamasından. Taklit hakkında konuştum. Ardından şunu anlattım, biz insanlar bir bakıma – çünkü biz metaforlar kullanırız - her metafor yanlış bir ifadedir biliyorsunuz - metaforlara bayılıyoruz çünkü kelime anlamının ardına, kastedilen anlama bakıyoruz. İşte lisan böyle işler. Yeni kelimeler böyle ortaya çıkar, dilbilgisel yapılar böyle biçimleniyor. Yine de evrimsel bir anlamda bir yandan ses çıkarırken diğer yandan yiyebilme yetisini, gırtlağımız açık konumdayken dudaklarımızı ve dilimizi kullanma yetisini, bunun ilk olarak nasıl ortaya çıktığını çözümlemek biraz zor. Volkers'ın keşfettikleriyle kendi çalışmalarımı sentezleyip, Evo-Lang konferanslarına katılıp, yıllarca bunun hakkında kafa patlatınca ortaya çıkan resim şu: İnsanların sesli aldatmalarının tabir caizse ilk kurbanları başka insanlar değildi. Bu kurbanlar avladığımız hayvanlardı. Jerome - ben bunu yapamıyorum, denemeyeceğim bile - Jerome bunu bu etkinlikte defalarca anlattı, o size gösterecektir, diyelim bir avcısınız ve küçük bir duikerin peşindesiniz - küçük bir antilop, şu büyüklükte, oldukça küçük bir beyni var, zavallı şey - bu hayvanı yemek istiyorsunuz. Şöyle birşey yapıyorsunuz – maaamaaamaaamaaa - bu ses 'hadi oynayalım’ demek. Bu küçük zavallı duiker de 'tamam, hadi oynayalım’ diye düşünüp ortaya çıkıyor. Hayvanı yemeye çalışıyorsunuz – öldürüp yemelisiniz - elinizden kaçırsanız bile - maaamaaa - yine geliyor. Bu zavallı hayvan bunu anlayamıyor. Çünkü onun dünyasında kimse yalan söylemiyor. Onun dünyasında böyle birşey asla olmuyor. Bir insanla ne sıklıkta karşılaşıyor olabilir ki? Biliyorsunuz istatistiksel olarak bir insanla karşılaşması hakikaten çok düşük -büyük talihsizlik - zaten insanla karşılaşanı avlıyorlar. Biliyorsunuz o genler zaten aktarılmıyor. Demek istediğim – ve sonra Jerome yapabileceğiniz diğer tüm şeyler hakkında konuşuyor, kurbağaların, çalı domuzlarının, gorillerin, çıkarabileceğiniz her ses hakkında - ormanda hayatta kalıp avlanabilmek için bu sesleri çıkarmanız gerekiyor. Erkekler ormana gittiğinde yalnızca dikkatli ve sessiz olmazlar. Aslında neredeyse tersine bir ses çıkarırlar – sesleri negatiftir ormanın seslerine benzediği için. Biliyorsunuz kuş şarkılarını taklit ederler. Kuşları taklit ederler. Mesela yaban domuzları iyi bir yemek bulduklarında guruldarlar, biliyorsunuz. Sonrasında ise maymunlar yaban domuzlarından bu yemek gurultusunu işitip kulak kabartırlar. Tüm farklı türler birbirlerini dinler. İnsanlar da dinler ve taklit eder. Bu sesleri yapmak bayağı zor da olsa Mbendjele erkekleri bu seslerde olağanüstü iyiler. Elbette bu sesleri yapmak için dilinizi ve dudaklarınızı kullanmalısınız ve belki de ses çıkarırken kafanızı belli bir konuma getirmelisiniz. Öyleyse bu yeme ve ses çıkarma kombinasyonu yanıltmaktan geliyor. Şunu anlamınızı istiyorum, sesle yanıltmak için evrilen bu kapasiteleri birbirimize karşı kullanıyor olsaydık, problemin ne olacağını görüyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz, bu sinyallere karşı koyardık. Kimse aldatılmak istemez. Öyleyse bu yetiler sosyal grup içerisinde evrildiyse şöyle olurdu – 'vay, yalan söyleyebiliyor’, Ezop'un yalancı çobanı gibi, biliyorsunuz. Bu sesleri çıkarmakta ustalaşanlara daha az güven duyardık. Bu bilmecenin tek çözümü, bu aldatıcı sinyalleri grup dışına, aldatmaya karşı koyamayan, direnç gösteremeyen hayvanlara yöneltmek olacaktı. Bu esnada kadınlar farklı birşey yapıyordu. Erkekler sessiz olmaya çalışıyorsa da bir yandan kuş şarkıları veya hayvan seslerini kullanarak hayvanları kendilerine çekmeye çalışıyorlardı. Kadınlar ise çok önceden beri - belki Homo erectus öncesinden - ormanı terketmemizle beraber harika gece görüşüne sahip çok büyük vahşi hayvanların tehdidi altında girdik. Bu durumla başedebilmemizin yolu ise - özellikle de kadınlar ve çocuklar – sayıca güvenliği sağlamaktan geçiyordu. Hayvanları uzak tutmak için bir grup kadın ve çocuk - dikkat edin bu söylediğim erkeklerin yaptığının tam tersi, erkekler avlamak için hayvanları kendilerine çekmeye çalışıyor - kadınlar ve çocuklar tehlikeli hayvanları uzak tutmaya çalışıyor – yaptıkları şey belli bir tarzda şarkı söylemekti. Buna polifonik şarkı söyleme deniyor. Avcı toplayıcılar böyle şarkı söylüyor. Polifonik şarkı söyleyen dört veya beş kadın - dokuz veya on kadın – otuz kişiymiş gibi duyuluyor. Hayvanlarsa uzak duruyor. Jerome bu kadınlara sordu - ay karanlıkken, ay gökyüzünde değilken, her türlü tehlikeli hayvan muhtemel etraftaki iken, tüm gece durmadan şarkı söyleyen kadınlar. Camilla size anlatacaktır karanlık ay ritüeli üzerine çalışmasını - ay karanlıkken leoparlar ortalığa çıkar, işte o zaman güvende olman gerekir. Yaptıkları şey dokuz veya on kişiyken otuz kişiymiş gibi ses çıkarmak. Çünkü polifonik şarkılar, kalabalık ve iyi organize olmuş bir topluluğun imzasıdır. Aslanlar veya diğer vahşi hayvanlar da size bulaşmak istemiyor. Bu çok riskli, bu yüzden uzak duruyorlar. Jerome kadınlara niye bütün gece şarkı söylediklerini sorduğunda 'yaşamak için şarkı söylüyoruz’ diyorlar. Jerome, bir sürü antropoloğun aksine kaynaklarına her zaman saygılıdır. Bu kadınların söylediklerinde bilimsel bir doğru olabilir mi? Evet olabilir. Polifonik melodiler söylemek, bu özel şarkı söyleme şekli, güvende kalmak adına evrilmiş olabilir. Tamam mı? Çünkü hayvanları uzak tutan bir çeşit ses. Bu esnada erkekler tam tersini yapmak, hayvanlara yaklaşabilmek için sesler çıkarıyor. Bu ikisinin arasında - elbette her insanın genetik bir annesi ve bir babası var - öyleyse polifonik şarkı söyleme yetisi ve sesli yanıltma yetileri insan ırkına her iki cinsiyetten geçmiş. En son olarak - biliyorum biraz uzattım - hep böyleyim - insanlar bana diyor ki 'Chris, iyi de dilbilgisini açıklamadın. Grameri açıklaman gerek.’ ve bu doğru, dilbilgisini açıklamamız lazım. Tamam, o zaman dilbilgisini açıklayan modern teoriye geldi sıra. Bu konuda önerebileceğim kişi Adele Goldberg, kendisi harika bir kitap yazdı Explain me this başlıklı. 'Explain me this’ [Açıkla bana bunu] bir çocuğun diyeceği birşey. Dilbilgisel bakımdan tam doğru değil. 'Explain me this’ dememelisin, 'tell me this’ demelisin, ya da 'explain to me this’ dersin ama 'explain me this’ diyen çocuğun niyetini çok iyi anlıyorsun. Adele Goldberg bu konuda diyor ki – yani anlayabilirsiniz, bir yaşında, iki yaşında bir çocukla yaşamış herkes bunu bilir - çocuklar öngörülebilir sıralı sesler duymayı seviyorlar. Birkaç örnek vereyim. Mesela eve gitmek istiyorum, eve gidelim, eve gitmiyorsun, hepimiz eve gidiyoruz, vesaire. Böyle nakarat gibi birşey olduğunda – tekrar ediyor olmalı - kalıbın aynı olduğunu bilmek çocuğun hoşuna gidiyor. Her ne kadar değişkenlik da olsa sadece belli bir noktada değişkenlik gösteriyor. Mesela diyorsunuz ki eve gitmek istiyorum, eve gidelim, biliyorsunuz, hepimiz eve gidiyoruz, eve gitmiyoruz. Şunu demiyorsunuz ama, eve hepimiz gidelim, eve gidiyor değiliz veya eve değil gidiyoruz. Belli kalıplar arıyorsun kullanacağın çünkü herşeyi değiştirmeye başlarsan çocuk ve keza yetişkinler de tamamen anlamı kaybecektir. Çünkü çok fazla değişkenlik var. Bazı şeyleri sabit tutmanız gerekiyor bu değişiklikleri yaparken, belli bir noktada bir iki şeyi değiştirirken. Bu çok basit bir nokta. Dilbilgisi dediğimiz şey aslında bu değişmeyen şeyler. Dilbigisi kuralları açısından düşünmeyin. Tekrar etmeyi kolaylaştıran ve değişkenliği belli bir noktaya indirgeyen kurallar bakımından düşünün. Yani değişiklik yaparken tekrar edilenler - değişmeyen şeyler – işte buna dilbilgisi diyoruz. Bu tekrarlanan formül içerisindeki slotta değişen elemana ise kelime diyebiliriz. Yani kelimeler – sanki siz - bir zamandır ortalıkta gezinen teorilerden tamamen farklı bir teori. Bir zamanlar çok popüler bir teori vardı - Derek Bickerton 1990'da Language and Species kitabında açıklıyor. Öne sürdüğü fikir şuydu. Öncelikle ilkel insanlar birkaç kelimeye sahipti. Bunlar bir nevi bir arada diziliydi. Tıpkı şempanenin bir portakal istediğinde 'ver-ver-portakal-portakal-portakal-portakal’ ve 'ver-ver-portakal-ver-ver’, yine herhangi bir rastgele dizgide bir 'portakal’ ve 'ver’ demesi gibi. Belki birkaç milyon yıl bu böyle devam etti. Birkaç kelime veya daha fazlası vardı sadece ama dilbilgisi yoktu. Sonra birdenbire dilbilgisi geni ortaya çıktı ve ardından – whoa! Tüm kelimeleri dilbilgisi bakımından bir araya getirebilir olduk. Halbuki Adele Goldberg ve birçoğumuzun - Jerome ile ben ve ekibimiz de buna dahil – dediği üzere, bir mağara adamı gibi birkaç kelimeyle ve ezik büzük bir dilbilgisiyle konuşulan bir dönem hiç olmadı. Dilsel sesler her zaman şarkı gibi tekrar eden, ritmik ve oldukça kompleksti. Moadjo gibi birşeyle ortaya çıkan şey ise, moadjo, bu düzenleyici kahkaha, bir nevi dans etme, şarkı söyleme ritüeli, bunu yapmak kolay ise, işte bu sadece moadjo, eğlenceli. Moadjo karşısında daha fazla direnç olduğunu farzedelim. Farzedelim şimdi çirkin davranışlar sergileyen tek bir erkeği değil belki de tüm erkek cinsini hedef alarak onlara bir ders vermeniz gerekiyor. Moadjoyu nasıl kullanacağınızı görebiliyor musunuz? Moadjoyu daha tekrarlı, daha yüksek sesli, daha uyumlu yapmalısınız. Moadjonuz ritüel dediğimiz şeye benzeyecek. Ritüelin özelliği masraflı, tekrarlı ve çok araçlı olmasıdır. Şimdi düşünün artık amacınıza ulaştınız, erkekler artık kalkıp ava gitmeye karar verdi, hepsi düzgün davranıyor, biliyorsunuz, bu sayede etrafta bol miktarda kahkaha var. Artık grup içerisinde ritüeli noktaladığınız an, rahatladığınız an, birlikteliğinizi yitirdiniz. Artık moadjoda değilsiniz. Yine de hala bu araca sahipsiniz, bu moadjo repertuarına, ritüelin dünyasında olmasanız bile paylaşılması sayesinde tekrar bir araya gelmenizi mümkün kılan bu performans elemanlarına sahipsiniz. Ritüel bünyesindeyken lisana ihtiyacınız yok. Zaten hepiniz aynı şeyleri düşünüp deneyimliyorsunuz. Ancak ritüele son verince yeniden bir birey oluyorsunuz kendi tikel zaman ve mekanınızda. Birbirinizle tekrar temas kurma ihtiyacı hissedebilirsiniz. Artık moadjo sayesinde veya bu ritüel sayesinde bunu yapabilirsiniz. Taklitlerinizi ve performansınızı ise kısa yollara indirgeyebilirsiniz. Daha da kısa yollar bulduğunuzda ne yapacağınızı, ne olacağını görebiliyor musunuz? Çok geçmeden bu kısa yollar o kadar kısalacak ki basamaklar halini alacaklar. Bir sessiz harfi seslendirmekle yutmak arasındaki, genizden konuşup konuşmamak arasındaki, dudaklarızı açıp kapatmak arasındaki farklar gibi sıfır maliyetli farklara dönüşecekler. Böylelikle kelimeler evrilecek, güven sayesinde sesli ve sessiz harfler evrilecek, çevrenize duyduğunuz güvenin getirdiği kısa yollar ortaya çıkacak. Böylelikle kelimeler ve dilbilgisi ortaya çıkıyor.

Daha Fazla İçerik
Etiketler