Deleuze’ün Öbekleşme Teorisi ile Yeni Materyalist Yaklaşımın Karşılaştırması, Manuel DeLanda

17 May 21
“Manuel De Landa'nın Gilles Deleuze üzerinden temellendirdiği topolojiyle, termodinamikle ve popülasyonlar yoluyla düşünme şeklini oldukça yaratıcı ve anlaşılır buluyorum. Ayrıca bu fikirlerin Deniz Gül'ün pratiğini yorumlarken, sanat, felsefe ve bilim arasında ilginç paralellikler sunabileceği kanısındayım.”

Beni duyabiliyor musunuz? Mikrofon bekleyelim. Merhaba, Yapacağım sunumda Düzenleme Teorisinin (Assemblage Theory) orijinal versiyonunu, yani, A Thousand Plateaus kitabında geçtiği gibi diğer birkaç kitaptan alıntı olsa da, kendim geliştirdiğim, daha basitleştirilmiş bir versiyonuyla karşılaştıracağım.

 

Çünkü A Thousand Plateaus kitabına bakınca...

Zamana bakmam gerekecek, 45 dakikayı geçmemem lazım.

A Thousand Plateaus kitabına baktığınızda, düzenlemenin en az yedi farklı tanımını bulabilirsiniz. ...birbiriyle uyuşmayan, en azından görünüşe göre, birbiriyle gerçekten uyuşmuyor.

 

Şimdi bu, o kitabın yazılış yönteminin bir parçasıdır İki yazar bir araya gelip, “A Thousand Plateaus yazalım” deyip, “Hemfikir olana kadar hiçbir şey yazmayalım,”- diye karar verdiklerini zannetmiyorum. Çünkü ona karar verselerdi, o zaman tamamen farklı iki yazarın bir kitap yazması amacını bozmuş olurlardı, değil mi? Mütabakat, belirli bir homojenleşmeye sebep olurdu, belirli bir tekdüzeliğe. Ve zannediyorum ki, çünkü ikisiyle de tanışmadım, farklılıklarını tutmaya karar verdiler; çatışmaya devam edebilsinler ve aralarındaki tansiyonu kitapta sürdürebilsinler diye.

 

Fakat biz okurlar için, birinin buraya, öbürünün oraya bir tanım getirmesi, tüm tanımları bir araya getirmeye çalıştığımızda, uyumlu olmadıkları anlamına gelir. Halbuki dikkatlice incelediğinizde, uyumlu olduklarını anlayabilirsiniz.

 

O zaman, tanımların çoğunu okuyacağım, üst üste değil, teker teker, ve yorumlayacağım.

 

Bir düzenlemenin (assemblage) , bana göre en önemli olan özelliği ile başlayayım; bir düzenlemeyi Hegelci bir bütünlükten (totality) ayıran şey. Sonuçta, parçalarına indirgenemeyen bütünler fikri on dokuzuncu yüzyılda zaten vardı; on dokuzuncu yüzyılda doğa felsefesine mensup çoğu Alman filozof Hegel, Schelling ve diğerleri, indirgenemeyen organik bütünler veya kusursuz bütünlükler olduğunu iddia ederek zaten fizikle ve onun indirgemeci eğilimleriyle savaşıyorlardı. Ve uzun bir süre için yirminci yüzyılın klasik fenomenolojileri bu bütünlük kavramını tamamen kabullendi. Ve böylece, düzenleme kavramı, kendisinin Öbür bütün kavramıyla karşılaştırılmasından gelir.

 

Öyleyse, temel fark nedir? Temel farklılıklar, dışsallık (exteriority) ilişkileri ile içsellik (interiority) ilişkileri arasındaki ayrım üzerinde yakalanabilir. İçsellik ilişkileri, ilişkilendirdikleri şeyin kimliğini tanımlayan ilişkilerdir. Yani, ilişkilendirilen şey kimliğini korumaz, karışır. Ve böylece, içsellik ilişkileri  Hegelci kusursuz bütünlükler yaratır.

 

Deleuze, dışsallık ilişkilerine geçer. Dışsallık ilişkileri, elbette, ilişkilendirdikleri şeyin kimliğini oluşturan ilişkilerin tam tersidir.

 

Yani ilişkilendirilmiş şeyler, bir düzenlemenin bileşenleri belirli bir özerkliğe sahip: Onlar aslında bir düzenlemeden çıkarılabilirler, kimliklerini koruyarak, ve sonra başka bir düzenlemeye takılabilirler. İşte ilk tanım; bu tanım Deleuze ve Claire Parnet arasındaki yapılan bir röportajda, O Diyaloglar’ında ortaya çıkıyor. Alıntı şu:

 

"Düzenleme nedir? Pek çok heterojen terimden oluşan ve aralarında bağlantılar, ilişkiler kuran bir çokluktur; bütün çağlar, cinsiyetler, hükümdarlıklar arasında. Böylece, düzenlemenin tek birlik yanı birlikte işlemesidir: bir ortakyaşamdır, bir 'sempati'dir Önemli olan asla soy zinciri değildir yani, aile içindeki soybilimsel ilişki Önemli olan ittifaklar, nesiller veya soylardaki ardıllık değil, bulaşmalardır, salgınlardır, rüzgardır.

 

Şimdi her şey kulağa çok şiirsel geliyor, özellikle de son kısım, rüzgar. Ama aslında çok mantıklı, ve bunlardan en az birini açıklamaya çalışacağım.

 

Öncellikle, gelenekten miras kalmış dışsallığa karşı içsellik terminolojisi biraz yanıltıcı çünkü uzamsal bir şey öneriyor, bir şeye içsel veya dışsal bir şey. Alakası yok.

 

Basitçe şudur: "İlişkilendirilenlerin kimliğini tanımlıyor mu, veya ona saygı duyuyor mu?" Öyleyse iki örnekten birini vereyim: soy zincirlerine karşı ittifaklar.

 

Şimdi şecere bir ilişkiye bakarsanız, örneğin bir ailede kardeşlik veya babalık veya annelik, bunlar aslında kardeş rolünün kimliğini belirler. Yani iki erkek ya da iki kız kardeş ya da bir anne ve bir kız: rolleri doğası itibariyle ilişkileriyle tanımlanır, yani aile ilişkileri, değil mi? Aile ilişkileri ve tanımları kültürden kültüre değiştiğinden, her kültür kendi rollerini yaratır ve bu roller bu ilişki dışında bir varlığını sürdüremezler: kardeşlik ilişkisi dışında kardeş olamazsın. Bu bir içsellik ilişkisinin bir örneğidir, veya içsel bir ilişkinin bu uzamsal yönünü ele alır.

 

Ancak, her biri farklı bir şecereye sahip olup, heterojen olup savaş veya kadın değişimi için, belirli bir toprak parçası için veya başka nedenlerden dolayı ittifak kuran iki kabile arasındaki ilişki, iki kabilenin kimliğini aynı bırakır, ve onları yalnızca bir koalisyonda bir araya getirir. Fakat bu, kimliklerini tanımlamayan dışsal bir ilişki. Bu, düzenlemelerin birinci karakteristik özelliği: ilişkilerin dışsallığı. Eğer incelemekte olduğunuz bir bütün, ister sosyal bir bütün isterse doğal bir bütün olsun, bu özelliği göstermiyorsa, içinde ayırt edebileceğiniz her şey, sadece veçheler veya uğraklarsa, benim küçük terimimi kullanacak olursak, o zaman incelediğiniz şey bir düzenleme değildir. Kısaca, bir düzenleme indirgenemez ama analiz edilebilir olmalıdır.

 

Şimdi, bir düzenlemenin ikinci yönü heterojenliktir. Buradan başlamak istiyorum: bileşenlerin heterojenliği. Burada A Thousand Plateaus kitabından bir alıntı okuyacağım. Şöyle başlar:

 

Göçebelerin icat ettiği şey insan-hayvan-silah, insan-at-yay düzenlemesiydi. Bu hız düzenlemesi sayesinde, metal çağları yenilik ile işaretlenmiştir Hiksos'un soketli bronz savaş baltası ve Hititlerin demir kılıcı minyatür atom bombalarıyla kıyaslanmıştır.

 

Yani burada bir bütün oluşturacak şekilde birbirine bağlanmış, belli ki insan türünden olan bir savaşçı, göçebe savaşçı, tamamen farklı bir türden olan bir at, ve teknik bir nesne olan yaydan oluşan bir düzenleme var. Fakat o, kusursuz bir bütünlük olamaz, çünkü savaşçı attan inip yayı toplayabilir, yayı bir tarafa çekebilir, ancak yay bir yay olarak ve savaşçı bir savaşçı olarak ve at bir at olarak kalır,  Yani üçünün arasındaki ilişki dışsaldır.

 

Asıl soru, heterojenlikleri bir arada tutan şeyin ne olduğudur, çünkü Hegel, kusursuz bütünlükleri ortaya koyduğu Mantık Bilimi adlı bir kitapta, zaten heterojen unsurların sadece bir araya gelmesinin... kitabın üç bölümle bittiğini biliyorsunuz: biri fizik, biri kimya, biri biyoloji üzerine ... ve Hegel, fiziğin, parçalarına indirgenemez özelliklere sahip olan bütünlerle ilgilenmediğini savunuyor, ki bu çok doğru ve Hegel zaten heterojen unsurların sadece bir arada bulunması, bileşenlerin ötesine geçen daha büyük bir bütün oluşturmadığını iddia etmişti.

 

Dolayısıyla, onları indirgenemez bir bütün halinde onları bir araya getirmek için heterojenliğe ek olarak başka neye ihtiyacımız olduğunu cevaplamamız gerekiyor. Deleuze ve Guattari tarafından kullanılan kavram, tutarlılık kavramıdır. A Thousand Plateaus kitabından bir alıntı okuyayım:

 

Farklı bileşenleri bir arada tutan nedir? Bu bir tutarlılık meselesidir, heterojen unsurların bir arada tutulması. İlk başta bu öğeler bulanık bir kümeden fazlasını oluşturmazlar, aynı makalenin farklı bir sayfasından aynı bölümün bir parçasından başka bir şey değildir; 

 

Tutarlılık sorunu, yerliyurtlu (bölgesel) düzenlemelerin bileşenlerinin bir arada tutulma biçimi ile ilgilidir. Ama aynı zamanda farklı düzenlemelerin bir arada tutulma biçimi ile de ilgilidir, geçiş ve yer değiştirme bileşenleri ile. Heterojenlikler bir düzenlemele şeklinde bir araya geldikleri andan itibaren, birlikte yaşama veya ardıllık açısından, ve her ikisi de aynı anda, bir tutarlılık sorunu ortaya çıkar.

 

Deleuze'ün sadece o bölümünde geçen tutarlılık kelimesi, onu daha ileriye götürmedi, iyi bir ifadedir. Bu durumda bize şeylerin birbirine geçmesi gerektiğini söylüyor. Tamamlayıcılıklarla, örtüşmelerle, ancak o zaman bir düzenlemeden bahsedebiliriz. Fakat daha modern, aslında hem daha yeni hem de daha eski, tutarlılık kelimesi yerine tercih ettiğim bir kelime zuhur (emergence) kavramıdır.

 

Şimdi, zuhur eden bir özellik, birincisi, parçalarda bulunmayan, bir bütünün özelliğidir Ve ikincisi, parçalar arasındaki etkileşimler sonucu üretilir.

 

Zuhur kavramı, kelimenin kendisi değil, kavram, Batı dünyasına 1700'lerin sonlarında kimyagerler tarafından tanıtıldı. Kimyagerler, ele aldıkları maddeleri, ele aldıkları bileşikleri indirgemeleri için fizikçiler tarafından her zaman baskı altındaydılar.

 

13:28 ... ama suyu alır ve ateşe verirseniz, yangını söndürür, çünkü bu bileşenin tam tersi özelliklere sahiptir.

 

Kimyagerler zuhur eden özellikler olduğunu fark etti: oksijen ve hidrojen gibi iki tamamlayıcı maddeyi bir araya koyduğunuzda su elde edersin tamamen yeni bir madde elde edersin, bu sentezden önce var olmayan bir madde. Ancak yine de, oksijen ve hidrojen şeklinde önceden analiz edilebilen bir maddedir, gizemli değildir.

 

Şimdi ilk zuhurcu neslinden bu fikri felsefeye dahil eden ilk filozof on dokuzuncu yüzyılın ortalarında John Stuart Mill´di. Zuhur kelimesini kullanmadıysa da, su örneğini kullandı. Sonra John Stuart Mill´i yorumlayanlar belki de aralarından en ünlüsü olan Alexander da dahil olmak üzere birkaç nesil, ilk zuhurcu neslini oluşturdular. Ve neredeyse her şeyi doğru yaptılar, bir şey hariç: Dediler ki zuhur eden özellikler, zuhur eden özelliklerin fizik, kimya vb. ile açıklanamamasının nedeni, açıklanamaz olmalarıdır, esrarengiz olmaları. Alexander bu şekilde açıkladı: onları doğal bir dindarlıkla kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Ki doğal olarak bundan sonra pek çok analitik bilim filozofu zuhur kavramı ile ilgili şüphe duymaya başladı çünkü doğası gereği açıklanamayan bir şeyse, o zaman mistikleştirilmiş bir şeydir.

 

Ama son birkaç on yılda zuhur kavramına yenilenmiş bir ilgi var. Tüm o açıklanamazlık bir kenara atıldı, ilk zuhurcu neslinin neredeyse tüm çalışması bir kenara atıldı. Ve artık açıklanabilir vaziyette. Devamlı parçalar arasındaki etkileşimlerin bütünü nasıl ürettiğini açıklamanın bir yolunu bulmalıyız. Özellikle su örneğinde nasıl kimyasal bağlanma, özellikle oksijen ile hidrojen arasındaki bağlanmanın, bağ açısı ve bağlar arasındaki mesafelerin ve her iki tarafta iki hidrojenin olmasının suyu iki kutuplu bir molekül yapması, onun bir çözücü olduğunu açıklar.

 

Artık öyle bir zorunluluk yok artık zuhur eden özellikleri kabul edebiliriz, indirgenemez özellikleri, mistik olduklarını kabul etmek ya da onları doğal bir dindarlıkla ya da herhangi bir dindarlıkla kabul etmek zorunda kalmadan onları kabul edebiliriz. Böylece, bu bize minimal bir düzenleme kavramı kazandırıyor. Bir düzenleme bir bütündür, aynı zamanda da indirgenemez çünkü zuhur eden özellikleri var çünkü tutarlılığı var, fakat o analiz edilebilir.

 

İkinci kısım, onu analiz edilemeyen Hegelci bütünlüklerden ayıran şeydir. Hegelci bir bütünlük içinde bileşenleri ayırt edemezsiniz, ayırt edebileceğiniz tek şey veçhelerdir. Yani, Hegel, Schelling ve diğerlerinin on dokuzuncu yüzyılda yaptıklarına göre yeni olan şey budur.

 

Sonra düzenlemenin resmi tanımı geliyor. Buna resmi tanım diyorlar çünkü iki kez kitapta geçiyor. bir değil, iki kez A Thousand Plateaus kitabında. Hem ana metinde geçiyor hem sözlüğünün sonunda, alfabetik olarak düzenlenmiş sözlükte, ve tanımın son versiyonu, ya da onun gibi bir şey olduğunu düşünürsünüz... Ama göreceğiniz gibi hiç uymuyor, dışsallıktan bahsetmiyor tutarlılıktan bahsetmiyor bu yüzden diğer tanımlarla birlikte okumanız gerekir. Ama yine de okumak istiyorum, çünkü bildiğim kadarıyla resmi tanım bu. Ve böyle diyor:

 

Bir önceki tartışmadan düzenlemelerin doğası üzerine bazı genel sonuçlar çıkarabiliriz. “Öncelikle, yatay eksende, - ekseni olan bir uzam varmış gibi konuşuyorlar. Öncelikle, yatay eksende, düzenleme, biri içerik biri ifade olmak üzere, iki segment içerir. Sonrasında, dikey bir eksende düzenleme, hem kendini istikrarlı kılan yerliyurtlu (territorial) veya yeniden yerliyurtlulaşmış (reterritorialized) kenarlara, hem de onu alıp götüren, yersizyurtsuzlaşmanın (deterritorialized) keskin kenarlarına sahiptir.” 

 

Şimdi buradaki her terimi açıklamam gerekecek, çünkü bu şekilde bir jargon kalabalığı gibi duyuluyor. Segment kelimesi ile başlayalım. Ne anlama geliyor? Deleuzecü ontolojide, dünyanın yaratılışı, bunun Deleuze'ün bir tür mitolojik yanı olduğunu düşünebilirsiniz; dünyanın yaratılışı, yaratılabileceklerin tüm olasılıklarını ve daha fazlasını içeren virtüel bir sürem (continuum) ile başlar. Ve fiili şeylerin yaratılması, bu süremin kademeli bir segmentasyonudur.

 

Bu, ayrık varlıklar yaratabilir, ayrık hayvanlar, ayrık bitkiler, ayrık türler ayrık kuruluşlar, ayrık topluluklar, sınırları olmayan ayrık şehirler, değil mi? yersizyurtsuzlaşma, öte yandan, bu sınırları belirsizleştirendir veya belirsizleştiren şeydir. Sizi o süreme geri götürebilen şey, mutlak bir yersizyurtsuzlaşma. Şimdi tüm bunları matematiksel olarak açıklayamam çok iyi açıklanabilirlerse de; örneğin, topoloji çoğunlukla sürekli geometridir ve topolojiden Öklid geometrisine geçiş şekliniz, ki Öklid geometrisi tamamen süreksizdir, tamamen segmentlere bölünmüş, kademeli bir farklılaşma sürecidir, kademeli segmentasyon, kademeli ölçümlemedir.

 

Bunların hepsi sadece segment kelimesini açıklamak içindi. Bu tanımı ilk okuduğumda, segmentler, segment nedir? Segment, herhangi bir ayrık varlık dedikleri şeydir. O zaman, onlara bileşen diyebiliriz, değil mi? İçeriğin ve ifadenin ne olduğu konusunda bir yoruma geçeceğim. İkinci kısma geçeyim: yerliyurtlulaşma ve yersizyurtsuzlaşma.

 

İlk olarak, alıntıda gördüğümüz gibi yerliyurtlulaşma düzenlemeyi istikrarlı kılan bir şey anlamına gelir; ki uzamsal bir bileşene sahip düzenlemeler söz konusu olduğunda, yani sınırları olan bir topluluk sınırları olan bir şehir, sınırları olan bir örgüt, sınırları olan bir kişi, bu sınırların ne ölçüde iyi tanımlandığı, bu sınırların istikrarlı olduğu ve nispeten kalıcı bir kimlik tanımladığı durum anlamına gelir.

 

Ancak yerliyurtlulaşma kelimesindeki uzamsal çağrışımlara rağmen, bizi bir kimliğe bağlayan şeyin bir işlev olduğunu da ele almalıyız. Örneğin kalbin, çok kesin uzamsal sınırlarına sahip olmasının yanı sıra, çok kesin bir işlevi de vardır: tüm vücuda kan pompalamak. Ve böylece bir işleve bağlı olmak, tıpkı belirli bir özel sınıra bağlı olmak gibi, yerliyurtlulaşmadır. Dolayısıyla yersizyurtsuzlaşma bu sınırların yıkılması, bu sınırların yumuşaması, bir düzenlemenin veya bir düzenleme bileşeninin belirli bir işlevden kopması ve başka bir uzamsal varlık haline gelmesi, başka bir işlev haline gelmesidir.

 

Yani yerliyurtlulaşma ve yersizyurtsuzlaşma terimleri birlikte yürür, Biri bir yöne doğru: Kimliğin istikrarına, düzenlemenin kimliğinin kesin tanımına doğru. Öbürü ise tam tersine, düzenlemenin kimliğini bulanıklaştırmaya doğru, belki de ayrı bir düzenleme olmak üzere. Yani, terimler bunlar.

 

Şimdi açıklanması gereken son bir terim ve tanımı var. Neden eksen? Bir eksende içerik ve ifade, diğer eksende ise yerliyurtlulaşma ve yersizyurtsuzlaşma var. Bu noktada bir tür uzamsal metafor kullanıyor, koordinatları ile tanımlanan soyut bir uzam. Fakat matematikte bir vaziyeti eksenle tanımlamaya eşdeğer olan başka bir yol, onu parametrelerle tanımlamaktır.

 

Terimin ne anlama geldiğini açıklayayım. Bir parametre temelde bir kontrol düğmesidir, çevrilebilir ve farklı değerlere sahip bir düğme. Tipik bir matematiksel modelde, değişkenler var ve parametreler var. Değişkenler genellikle incelediğiniz sistemin özelliklerine atıfta bulunur. Bu özel kimyasal bir madde olabilir, onu bir şeyler yapması için eğiten psikologlar tarafından incelenen bir laboratuvar faresi olabilir. Ve böylece, örneğin sıcaklık özelliği bu durumda farenin iç sıcaklığına atıfta bulunur, maddenin iç sıcaklığına.

 

Parametre, maddenin, farenin, bir elektriksel deneyin, bir olgunun, her neyse çevresini tanımlayan değişkenler, özelliklerdir. Olgunun çevresini. Dolayısıyla, sıcaklık bir değişken olarak görünebilir: olgunun iç sıcaklığı ve bir parametre olarak: olgunun çevresinin sıcaklığı.

 

Normalde bilimde bir parametre aynı deneyi defalarca yapmak isteyebileceğiniz için sabit tutulur sabit ortam koşullarında böylece diğer bilim adamları ortam koşullarını ayarlayarak aynı etkiyi yakalayabilir Ancak bir parametre değiştirilebilir de, ve bir parametre değiştiğinde, örneğin, belli bir sıcaklığa sahip bir bardak suyunuz olduğunu hayal edin. Bu bir değişkendir. Ve ayrıca sıcaklığı kontrol eden bir parametreniz var. Bu parametre döndükçe, diyelim ki 100 derece santigrat, suyu buharlaşmaya zorlayacak.

 

Parametreyi diğer yönde iterseniz, sıfır derece sıcaklığa ulaşması için, bardaktaki su donar. Yani parametreler normalde sabit tutulur, ancak bunları değiştirirseniz, kritik eşikleri olduğunu keşfederseniz. Maddelerin doğasının değiştiği eşikler bu durumda kimyasal doğasının değil, fiziksel doğasının değiştiği eşik. Şimdi, Deleuze ve Guattari'nin bu doğrultuda düşündüğü gerçeği, bu alıntıdan geliyor: Diyor ki, Claire Parnet'le yaptığı röportajda yine, “Her durumda karşılaştırılması gereken bir düzenlemede ortaya çıkan yersizyurtsuzlaşma hareketleri ve yeniden yerliyurtlulaşma süreçleridir.”

 

Ama ne anlama geliyorlar, Félix'in icat ettiği bu sözler: onları değişken katsayılara dönüştürmek?

 

Değişken katsayıları kelimesi parametre ile eş anlamlıdır, değil mi? Bir katsayı, matematiksel bir modelde bir sabittir tıpkı bir parametre gibi, ancak değişken sözcüğünü eklerseniz, bu, çevrilebilir bir kontrol düğmesi olduğu anlamına gelir, değil mi? Bu yüzden: “Ekseni unutun!”- demeye karar verdim, çoğu kişi eksenin ne anlama geldiğini anlamıyor ve kavramı alalım ve ona kontrol düğmeleri ekleyelim. Daha görsel hale getirmek için. Çevrilebilir kontrol düğmelerini kapsayan düzenleme kavramı. Düğmelerden birine yerliyurtluluk denir.

 

Yaptığım ikinci değişiklik şu: A Thousand Plateaus boyunca, Deleuze ve Guattari iki tür zuhur eden bütünü karşılaştırır, tutarlılık sayesinde bir arada tutulan iki tür bütün: tabakalar ve düzenlemeler, ve onları tamamen farklı iki şeymiş gibi ele alıyorlar. İkisi arasındaki temel fark, bir tabakanın, yerliyurtlulaşma-yersizyurtsuzlaşma parametresine sahip olmanın yanı sıra, bir tabakanın kimliğinin ikinci bir değişken tarafından da belirlenmesidir. Kodlama olarak adlandırdıkları ikinci bir parametre, ikinci bir eksen, ikinci bir eklemleme. Ve kodlamanın ne olduğu konusunda çok fazla ayrıntıya girmeden diyebiliriz ki kabaca DNA veya genetik materyallerin rolüne atıfta bulunur ve insanlar söz konusu olduğunda, dil; genetik kodlar, dil kodlarının durumu, bu kodların bir bütünün kimliğini sabitlemedeki rolleri, ister bir tabakanın bir araya getirilmesi, ister bir düzenlemenin bir araya getirilmesi olsun, o birliğin kimliğini belirlemedeki rolleri. Bu önemli bir şey çünkü yine bu parametrelerin kimliğin istikrarına müdahale ettiklerinden bahsediyoruz, bir düzenlemenin kalıcı kısmına. Ve böylece, bu özel versiyonda, bir tabaka ve bir düzenleme arasındaki fark bir düzenlemenin bu ikinci parametreye sahip olmamasıdır ya da bu şekilde ifade etmek istiyorsanız, bu parametresi sıfıra alınmıştır.

 

İşte bunu desteklemek için bir alıntı: Ve şimdi A Thousand Plateaus'tan alıntı yapıyorum: “Düzenlemeler zaten tabakalardan farklıdır. Tabakalarda üretilirler, ancak ortamın kodu çözülmüş bölgelerde çalışırlar. (Veya başka bir deyişle, kodlama parametresinin sıfıra çevrildiği veya çok düşük olduğu durumlarda). Ortamdan bir yeryurt (bölge) kopararak başlarlar. Yeryurt (bölge), ortamdan ödünç alınmış, ancak daha sonra 'özellik' değerini üstlenmiş her türden kodu çözülmüş parçalardan oluşur.”

 

Bu noktada düşünmeye başladım: Tabakalar ve düzenlemeler arasındaki tek fark, düzenlemeler tıpkı tabakalar gibi olup, iki parametresinden birinin düşük olması ise o halde neden onları birleştirmiyoruz? Neden yerine sadece bir kelime kullanmayalım? Düzenleme kelimesini ve sonra bir parametrenin değerinin bunun buz mu, sıvı su mu yoksa buhar mı olduğunu belirlemesi gibi, neden bunu, içinde çalıştığımız parametrelerin aralığının, belirli bir birliğin, tarafsız bir kelime kullanmak gerekirse, tabaka türünden mi, düzenleme türünden mi yoksa başka bir türden mi olduğunu belirlemesi için yapmıyoruz?

 

Bu şekilde bir karşıtlıktan kurtulmuş oluruz. Çünkü düzenlemelerden ve tabakalardan bahsetmeye devam edersek "Ah, bu bir ikilem!" diyen eleştirmenler her zaman olacaktır. Ve "İkilemler kötü bir şeydir!" ve "Bu bir karşıtlıktır!" Halbuki onları tabaka hali ve düzenleme hali şeklinde kullansak parametrelerin ve değerlerinin bir işlevi olarak, o zaman tıpkı buz, su ve buhar gibi tabakalar ve düzenlemeler dediğimiz, bu sefer faz anlamına gelir, gaz fazı veya katı faz gibi, birbirine dönüşebilir hale gelir.

 

Ve Deleuze ve Guattari sürekli ne zaman bu karşıtlıklardan bahsetseler: köksaplar - ağaç, pürtüklü uzamlara karşı kaygan uzamlar, kitap boyunca buna benzer karşıtlıklar ortaya koyarlar. Ancak bölümün yarısında  “Ama bu bir karşıtlık değil.” diyorlar. Çünkü köksaplar ağaçlara ve ağaçlar köksaplara dönüşebilir. Pekala, eğer bunu yapacaksan, o zaman bunu bir karşıtlık olarak sunma. Bunları özenli bir şekilde birbirlerine dönüştürülebilir bir şey haline getiren yerliyurtlulaşma ve kodlama düğmesini çevirerek, ve sonucunda bir tabaka veya düzenleme ortaya çıksın. Tabaka kelimesinden ve karşıtlıktan kurtulma tercihimi savunmak için başka bir alıntı okuyacağım:

 

Tabakalar ve düzenlemeler arasındaki karşıtlık tamamen görelidir. Ortamların nasıl bir tabakalaşma ile bir tabakasızlaşma hareketi arasında gidip geliyorsa, düzenlemeler, onları yeniden tabakalaştırma eğiliminde olan bir yerliyurtlu kapanma ve tam tersine onları Kozmosa bağlayan, yersizyurtsuzlaştırıcı bir hareket arasında gidip geliyorlar.”

 

Tam orada, temelde benim söylediğimi söylüyorlar. İstediğimiz karşıtlık, tabakalar-düzenlemeler değildi, istediğimiz karşıtlık, ayrık varlıklar ve tutarlılık düzlemi, ayrık varlıklar ve içkinlik düzlemi, dışsallık düzlemiydi, ve düzenlemeler ortada bir yerdedir.

 

Eğer durum bu olacaksa, parametre değeri aralıklarıyla bunu çok daha iyi yakalayabiliriz, parametre değerlerinin farklı kombinasyonlarıyla. Bu şekilde kontrol düğmesi içeren bir kavram elde ederiz. Düğmeli bir kavram fikrinin nispeten yeni olabileceğini anlıyorum ama hoşuma gidiyor. Çünkü sabit olmayan bir kavram olduğu anlamına gelir, Çevirebileceğiniz düğmelerle donatılmış bir kavram ve onları çevirdikçe, kavramın göndergesi değişir.

 

Bir saniye, tamam. Şimdi, düzenlemenin bileşenlerine geri dönelim. Daha önce düzenlemenin bileşenlerinin içerik ve ifade segmentleri olduğunu söylemiştim. Danimarkalı bir dilbilimci olan Hjelmslev'den alınmış iki terim bu. Sanırım ama Dancada veya başka bir dilde gerçekten telaffuz edemem. Ve bu karşıtlık her kullandıklarında, içerik ve ifade, "Ah ama dilbilimden bahsetmiyoruz" diye açıklamaları gerekiyor. Bu gösteren ve gösterilen değildir. Bunun dilbilim olmadığını bize açıklamak için yarım paragraf eklemeleri gerekiyor. Ama içerik ve ifade kelimelerini her kullandığımızda yarım paragraf eklemek zorunda kalırsak, kendimize vursak daha iyi, değil mi? Öyleyse neden onları başka bir şeye çevirmiyoruz: segmentler yerine bileşenler kelimesini kullanalım, ki onların da kastettikleri şey buydu ve maddi bir rol oynayan bileşenler için maddi bileşenler diyelim; böylece bu tanım işlevsel olur. Ve ifade edici bir rol oynayan bileşenler. Şimdi ikisini oldukça ayrı tutmaya çalıştıkları için, bazen düzenlemeyi farklılaştırmak için ona farklı sıfatlar verirler.

 

Örneğin: insani örgütlerden bahsederken şöyle derler: Bir topluluk veya örgütlenme, bir yandan, "makinesel bir beden düzenlemesidir" ki bu içerik, maddi bileşen olur makinesel bir beden düzenlemesi, birbirine tepki veren bedenlerin birbirine karışması; ve öte yandan, ifadelerin, eylemlerin ve bedenlere atfedilmiş cisimsiz dönüşümlerin kolektif bir sözcelemidir. Bu durumda, cisimsiz dönüşümler, Austin tarafından ele alındığı gibi, edim-sözler anlamına gelir. "Evet, söz veriyorum yarın çocuklarına bakacağım" diyerek kendimi adadığımda ve eylemlerinizin önemli olduğu sıkı sıkıya bağlı bir toplulukta yaşıyorsanız, ve sözünü tutmazsanız bunu herkes öğrenir. "Söz veriyorum" dediğiniz an, adanmamış bir komşunuzdan adanmış bir komşuya dönüşmüş olursunuz. Bu cisimsiz bir dönüşümdür. Bir yargıcın "Seni suçlu ilan ediyorum" demesi gibi. "Seni suçlu ilan ediyorum" Bunu söylemeden hemen önce, mahkum belirsizlik içindeydi: belki suçlu, belki masum. Ama yargıç suçlu olduğunu söyledikten sonra, düzenlemenin ifadesel bir bileşeni olan, cisimsiz bir dönüşüm vardır. Alıntıya devam edeyim:

 

“Beden kelimesini en geniş anlamıyla ele alabiliriz, (eşyanın bedeni, mağdurun bedeni, hükümlünün bedeni, cezaevinin bedeni); ancak sanığın hükümlü haline getirilmesi yargıcın cezasının ifade ettiği saf bir anlık eylem veya cisimsiz bir niteliktir. Barış ve savaş çok farklı türden bedenlerin iç içe geçmiş halleridir (silahların, askerlerin, bombaların, savaş alanının kendisi) ama genel seferberlik ilanı, bedenlerin anlık ve cisimsiz dönüşümünü ifade eder.”

 

Maddiliği ayırt ettiği.... ... suçlu ilan edildiğin için savaşa ya da hapse girmek...

 

Maddi bileşenlerden ve ifadesel bileşenlerden bahsediyor. Sorun şu ki, şu anda verdiğimiz örnekler, yayı ile atına binmiş savaşçı örneğini de kapsayacak kadar genelleyici değiller. Merak ediyorum, o adamın kolektif sözcelemi nedir? Her şeyden önce bu sadece bir kişi ve edim-söz yok. Yani farklı kitap bölümlerindede verdikleri tanımlarla ilgili sorun, yer aldıkları bölüme uyarlanmış olmalarıdır. Ve bunu tüm bölümler boyunca pürüzsüz ve sürekli hale getirmekle ilgilenmiyorlar gibi, ama biz bunu yapabiliriz.

 

Şimdi, bunu yapma yöntemim şu: Her şeyden önce, neden bir düzenlemenin maddi bileşenlerinden, bedenler ve teknik nesnelermiş gibi bahsedelim? Halbuki bedenler ve teknik nesneler birer düzenlemedir. Ya da en azından tabakalardır. İnsan bedeninden, bizi anlamın gösterenleri olmaya bağlayan tabakalardan biri olarak bahsediyorlar. Yani tabakalıyız, bedenlerimiz yoluyla bağlıyız. Öyleyse, beden bir tabakadır, ancak az önce gördüğümüz gibi, tabaka aslında çok yüksek derecede kodlamaya sahip bir düzenlemedir. Öyleyse, beden bir düzenlemedir. Yani terimleri çoğaltmak yerine: bir düzenleme, bedenler, teknik nesneler, ifade edimleriniz, neden yalnızca düzenleme düzenlemelerinden bahsetmiyoruz? Her düzenleme, düzenlemelerden oluşur.

 

Kılıç, ilk tekilliğin edimselleşmesini imâ eder, yani demirin yüksek sıcaklıkta erimesi, ikinci tekillik: silaha çekiçle vurarak elde ettiğiniz ardışık karbonsuzlaştırmalar.

 

Düzenleme... Şimdi burada diğerlerine hiç uymayan başka bir tanım var:

 

“Yapay ve doğal olarak birleşecek şekilde seçilmiş, örgütlenmiş, tabakalaşmış; akıştan çıkarılmış, süremden çıkarılmış, süremden ayrılmış her tekillik ve nitelik takımyıldızını düzenleme olarak adlandıracağız. Bir düzenleme bu anlamda gerçek bir buluştur. “

 

Burada, kitabın bir bölümünde düzenleme olarak tanımlanan teknik nesnelerin bir örneği var, diğer bölümde ise düzenlemenin içeriği, içerik segmentleri olarak tanımlanırlar. Çok kafa karıştırıcı olabilir ve teoriyi oldukça basitleştirebileceğimizi ve farklı tanımları oldukça birleştirebileceğimizi düşünüyorum. Kılıçlara, tüfeklere, el bombalarına veya başka herhangi bir tür silaha, kendileri düzenlemelermiş gibi bakarsak, dolayısıyla kendi kontrol düğmeleri var, böylece düğmeyi bu yöne çevirdiğinizde yersizyurtsuzlaşmaya gidebilir, o yöne çevirdiğinizde ise kodçözmeye gidebilirler, Kendi kontrol düğmeleri, kendi sınırları içinde tanımını kaybetme yolları, kendini işlevinden ayırma yolları olan, ait oldukları bütünden bağımsız olarak.

 

Bu yöntemden bahsettiklerini gösteren başka bir alıntı daha paylaşayım. başka bir deyişle, bir düzenlemenin bileşenlerinin, ait oldukları düzenlemelerden bağımsız, yersizyurtsuzlaştırılabileceğini, veya düğmeli hale gelebileceğini düşünürler. İşte alıntı: “Maksimum yersizyurtsuzlaşma, bazen bir içerik özelliğinden başlar, bir içerik segmentinden, maddi bir bileşenden, ve bazen bir ifade özelliğinden. Bir ifade segmentinden, ifade edici bir bileşenden. Bu özelliğin diğer özelliklerle ilişkili olarak "yersizyurtsuzlaştırıcı" olduğu söylenebilir tam da onu çizdiği, taşıdığı, kendine doğru yükselttiği için. En yersizyurtsuzlaşmış unsur, en yersizyurtsuzlaşmış bileşen, diğer bileşenin bir eşiği geçmesine neden olarak, ilgili yersizyurtsuzlaşmalarının bir bileşimini, paylaşılan bir ivmeyi ortaya getirir.”

 

Bu paragraf bir anlam ifade etmiyor; bedenleri ve teknik nesneleri düzenlemelerden farklılarmış gibi ele alırız ancak bir düzenlemenin düzenlemelerden oluşması bir anlam ifade eder. Çünkü bu bileşenlerin her birinin kendi kontrol düğmesi vardır. Ve böylece bileşenlerden birinin yersizyurtsuzlaşma düğmesini sonuna kadar çevirirsek, etkileşimde bulunduğu tüm bileşenleri etkilemeye başlar, ve tüm düzenlemeyi yersizyurtsuzlaşmaya doğru zorlar.

 

Yani, tutarsızlıkları düzeltmeye çalışıyorum. Ki dediğim gibi, bu kitapta kaçınılmaz çünkü bir araya geldiklerinde başlangıçta söylediğim gibi, muhtemelen "Hey Felix, herhangi bir konuda fikir birliğine vardığımız anda yazmaya başlayacağız." diye karar vermiş olamazlar. Çünkü bu, heterojenlikleri bir araya getirme fikrini tamamen ortadan kaldırırdı. O kitabın kendi başında bir düzenleme olmasını istediler, bir Felix ve Gilles düzenlemesi, ve bunu başarmanın tek yolu, her birinin istediği şeyi yazmak için tam özgürlüğe sahip olmasıdır. Öte yandan birin öbürüyle tamamen çelişmesi de pek mümkün değil. Kitabı çok deneysel bir şekilde yazmış olmalılar, fikir birliği gerektirmeyen yöntemlerle. Bu özellik kitabı çok deneysel ve çok açık hale getiriyor ve belki de bu yüzden aynı anda bu kadar çok farklı alana erişebiliyorlar. Ama aynı sebepten dolayı, okurların farklı zamanlarda ve kitabın diğer bölümlerinden kopuk bir şekilde yazılmış tüm farklı tanımları bir araya getirmesi zorlaşıyor. Bu şekilde ise onları bir araya getirmeye başlayabiliriz.

 

Şimdi, düzenleme düzenlemelerini düşünmemekle ilgili bir başka sorun, Deleuze ve Guattari'nin daha büyük düzenlemeyi düşünmemiş olmalarıdır. Şimdi göçebe, at ve yay tarafından oluşturulan düzenlemeyi hayal edin, veya Yunan veya Roma ordularında, bir askerin, zırhı ve kılıcının oluşturduğu düzenleme. Bu bir heterojenlikler düzenlemesi, değil mi? Ama onlar bir noktada daha büyük bir düzenlemenin parçası olabilirler, bir göçebe ordusu, veya yerleşik askerlerden oluşan bir ordu gibi. Ve Deleuze ve Guattari, bir sonraki ölçeğe geçtikleri anda, bir sonraki düzenlemeye geçtikleri anda, ondan artık düzenleme olarak değil, orta düzey bir düzenlenmenin bir araya gelmesi için gerekli koşullar olarak behsediyorlar. Okuyayım: “İnsan-at-yay toplamı, bozkır koşullarında göçebe bir savaş makinesi oluşturur. Yunan piyade askeri silahlarıyla birlikte falanj koşulları altında bir düzenleme oluşturur.”

 

Buna katılmıyorum. Falanj bir düzenlemedir. Bir falanj, piyade askerlerinin sekize sekiz şeklinde dizildiği bir düzenlemedir. Falanjın tarihini okuduğunuzda, giderek düzleştiğini fark edebilirsiniz, Hollandalı kumandan Nassau Prensi Maurice sayıyı üçe indirdi, Yunan ve Romalı falanjlarda olduğu gibi sekiz kişi kadar derinliği yerine üç kişi kadar derinliğine geçti. Üç kişi kadar derin ama artık tüfeklerle. Napolyon onu bir kişi kadar derinliğine düşürdü. Hala bir falanj olarak savaşıyorlardı, sıkı formasyonlarda, ama şimdi tek kişilik derin bir falanj, yürüyüş için sıradan kolona yayılabilir. Ardından ateş etmek için geri sıraya girebilir, böylece falanj bir düzenlemedir, kendi yerliyurtlulaşma, kendi kodlama parametreleri ile.

 

Bu yalnızca bir koşul değil. Ve bu beni Deleuze ve Guattari ile aramızdaki belki de en büyük anlaşmazlığa getiriyor. Hayatlarının sonuna kadar Marksist kalmaları dışında. Ben de Latin Amerikalı olarak bir Marksist olarak başladım, Demek istediğim, Latin Amerikalı entelektüel olup Marksist olmayan yok. Meksika'da ve Latin Amerika'nın geri kalanında sağcı entelektüel yoktur. Sağcıların çoğu oldukça geri zekalı. Eğer bir entelektüelseniz, bir Marksistsiniz. Yani, New York'a geldiğimde bir Marksist’tim Che Guevara tişörtümle ve sıkı yumruğumla, ve davaya, mücadeleye katılmak istedim. Düzenleme kelimesini kullanmasa da tamamen düzenlemelerle ilgili yazan  Fernand Braudel'i okuyana kadar. Ve bize, herhangi bir ülkenin pek çok düzeyde düzenlemeden oluştuğunu söylüyor. Buna kümelerin kümeleri diyor. Ama bunu düzenlemelerin düzenlemelerine çevirebiliriz, değil mi?

 

Öyleyse Deleuze ve Guattari, tam da çok basit bir sosyal ontolojiyi sürdürdükleri için, ontolojilerini saydıkları zaman, bir kere biri Claire Parnet röportajında ve iki kere A Thousand Plateaus kitabında, sosyal ontolojileri şudur: Birey, grup ve sosyal alan, Anti Ödipus'ta da socius olarak adlandırdıkları,  bu temelde bir bütün olarak toplum anlamına gelir. Şimdi bu tür bir ontoloji ile birey, bu da 200 yıldır uğraştığımız ´topluma karşı birey´den sadece birazcık daha iyi. Mikroekonominin bireye odaklanması ve Durkheim ile diğer makro iktisatçıların topluma bir bütün olarak odaklanmasıyla. Artık ortaya gruplar ekliyorlar, ve bu büyük bir gelişme mi şimdi? Katılmıyorum.

 

Sanırım her zaman her şeyin düzenlemelerin düzenlemeleri olduğunu anladığımızda. İnsanları kısmen organik, kısmen kültürel olan bir düzenleme olarak görüyorum, biz heterojeniz zihinlerimiz heterojen varlıklardır, bedenlerimiz heterojen varlıklardır. Kendileri başlarlar, topluluklar oluşturabilirler ki bu gruplardan çok farklıdır, küçük bir kasabada yaşayan topluluklar gibi, ve kendilerine ait zuhur eden özelliklere ve özellik kapasitelerine sahipler. Bir topluluk bir bütün olarak üyelerinin itibarını depolayabilir, çünkü sıkı bağlı bir toplulukta dedikodu çok hızlı yayılır ve bu yüzden bir sözü tutmazsan bir iyiliğine karşılık vermediğin zaman, yalan söylediğin zaman, yalan söylediğini, iyiliği karşılıksız bıraktığını, onurlu olmadığını herkes bilir.

 

Ve yalan söylemeye devam ederseniz, Borçlarınızı yine ödemezseniz, topluluk sizinle alay ederek ve sizi dışlayarak cezalandırabilir. Yerel normların ihlalini cezalandırma kapasitesi ve itibarları saklama kapasitesi, bir düzenleme olan topluluğa özgü. Fakat zuhur eden bir bütün olarak topluluk, kendi özellikleri ve kendi parametreleri olan bir düzenleme olarak zuhur eden bir topluluk, örneğin buradaki yerliyurtlulaşma parametresi, sosyal hareketlilik gibi bir şey olabilir, ne kadar fazla sosyal hareketlilik varsa, o topluluğun çocukları o toplulukta o kadar az süre geçirir. Böyle bir hareketlilikten dolayı, o topluluğun içinde kalmak yerine, şehre ya da daha büyük bir topluluğa taşınırlar.

 

Bir topluluk ne kadar az yerliyurtlulaşmışsa, kendisi artık daha da büyük bir düzenlemeye dahil olabilir, örneğin sosyal adalet hareketleri dediğimiz, on dokuzuncu yüzyılın işçi hareketleri, altmışların sivil haklar hareketi, ve ondan önce kadın hareketi, ittifak kurmuş birçok topluluktan oluşan hareketler bunlar, birçok topluluktan oluşan bir koalisyon, kendi zuhur eden özelliklerine sahip, ve tek bir topluluğa indirgenemez.

 

Yani burada, birkaç düzenlemenin başka bir düzenlemeyi oluşturduğu, ve bunların birçoğunun da başka bir düzenlemeyi oluşturduğu, çok katmanlı bir sosyal ontolojiden bahsediyoruz. Aynı şey kurumsal örgütlenmeler için de geçerlidir: hastaneler, okullar, kışlalar, fabrikalar, hapishaneler, üniversiteler gibi. Kurumsal örgütlenmelerin herhangi biri veya çoğu bir yetki yapısına sahiptir, yani komut gibi edim-sözler aşağı doğru akar; kuruluşun patronu bir sonraki katmana emirler verir ve bu emirler onları yerine getirecek insanlara doğru akar, ve bu emirler yerine getirildiğinde ne olduğunu açıklayan raporlar, yukarı doğru akarlar. Topluluklardan çok farklı bir durum bu. Bu tamamen farklı bir şey ve kesinlikle ´grup´ kelimesi ile tanımlayabileceğimiz bir durum değil, bir insan grubu söz konusu olmasına rağmen. Şimdi, kuruluş dediğimiz şey bir düzenlemedir ve zuhur eden özelliklerinden biri de otoritesinin meşruiyetidir. Max Weber'den bildiğimiz şekliyle meşruiyet, farklı kaynaklardan ve karizmatik liderden gelebilir, Papayı Vatikan'ın başı olarak tutan gelenek gibi bir gelenekten, ya da Kraliçe Elizabeth'i Britanya'da hükümet başkanı olarak sürdüren gelenekten gelebilir. Ve meşruiyet, bir düzenleme olarak örgütün bir özelliğidir. Fakat bir düzenlemenin parametreleri olduğu için, meşruiyet bir değişkendir, meşruiyeti gevşetebilirsin ve işlevi daha belirsiz hale gelebilir.

 

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki FADYK adlı kurumu düşünün Federal Acil Durum Yönetimi Kurumu, Katrina kasırgası 12 yıl önce New Orleans'ta vurduğunda, işini yapamadı. Katrina bir Pazar gecesi vurdu. Pazartesi gününe kadar FADYK suyla, yiyecekle ve çadırlarla gelmeliydi FADYK pazartesi gelmedi, FADYK salı günü gelmedi. FADYK Cuma günü geldi. Ve bundan sonra çoğu insanın gözünde, diğer hükümet kuruluşlarının çoğunun gözünde FADYK'nın meşruiyeti azaldı. Aslında, bir sonraki Sandy kasırgası New Jersey ve New York'un bazı kısımlarını vurana kadar, neredeyse hiçbir meşruiyeti kalmamıştı. FADYK zamanında tepki verdi ve meşruiyeti arttı. Bu, onun bir değişken olduğu ve bu nedenle onu bir parametre olarak ele alabileceğimiz anlamına gelir.

 

Deleuze ve Guattari örgütleri dikkate alıyor, hapishanelerden az önce bahsetmiştim. Hapishaneden bahsediyorlar, adliyeden bahsediyorlar, ama hiçbir zaman iyi tanımlanmış bir ontolojiye tam anlamıyla dahil etmediler. Örgütlenmeler, düzenleme haline geldiklerinde, yerliyurtlulaşma yoluyla istikrar kazandıklarında, daha büyük düzenlemelerin, endüstriyel şebekelerin parçası olabilirler. Örneğin General Motors'u ve tedarikçileri olan tüm kuruluşları düşünün. Ön camı için cam tedarik eden kuruluşlar, kısmen montajlı motor bileşenleri tedarik eden kuruluşlar, bedenler için alüminyum folyo tedarik eden kuruluş, koltuklar için deri tedarik eden kuruluş vb. General Motors´un tahminen 150 farklı tedarikçisi olmalı her biri farklı bir yetki yapısına sahip tedarikçiler. Ve sonra General Motors, ürünlerini dağıtmak için özel girişimcilerin sahip olduğu otomobil bayilerine bağlıdır.

 

General Motors kendi otomobil bayisine sahip değil, bayilere bağlıdır sadece. Dolayısıyla, bu otomobil üretimini mümkün kılan endüstriyel şebekenin tamamı, bileşenlerin gerçekten değişip değişmediğine bakılmaksızın, değişme özelliğine sahip kendi kodçözme ve yerliyurtlulaşma parametresi olan bir örgütlenmeler topluluğudur. Yine de Deleuze ve Guattari bundan tam anlamıyla bahsetmiyor.

 

Ve daha da ileri gidebiliriz. Aynı yerde yaşayan birçok topluluğunuz veya örgütlenmeniz olduğunda, Bir kentiniz var demek, bir düzenleme olarak kent. Yalnızca altyapısından değil; duvarı, su altyapısı, elektrik altyapısı, yolları, sokakları ve binaları aynı zamanda bu konut binalarında yaşayan topluluklar, ve ticari binalarda işleyen örgütlerden oluşan düzenlemeler bunlar. Bir kent, bunu coğrafyacı Christaller'den beri biliyoruz, merkezi yerler hiyerarşileri sonucu Avrupa'da oluşan örüntüler üzerinde oluşur, daha çok bölge başkentinin olduğu kentsel bölgeler oluşturur. Pitsburgh veya Pennsylvania'daki Philadelphia gibi, tamamen farklı iki kentsel bölge. Birlikte etkileşimde bulundukları birkaç küçük şehre bağlı bir bölge başkenti var. Bir bütün olarak bölge, kendi zuhur eden özelliklerine sahiptir.

 

Şu an Christaller'ın teorisine giremem, ancak kendisi bir merkezi yerler hiyerarşinin özellikleri ve zuhur eden özellikleri konusunda ayrıntılara giriyor. Bu kentsel bölgelerin çoğu şimdi daha büyük bir düzenleme oluşturuyor, Avrupa'da il denen bir öbekleşme, Amerika Birleşik Devletleri'nde eyalet olarak adlandırılan, bu durumda Pennsylvania. Diğerlerinden farklı olan, Pennsylvania, Utah'dan farklıdır. Utah, Kaliforniya'dan farklıdır. Kaliforniya da New York eyaletinden farklıdır. Her birinin kendi bölge kültürüne sahip. Ve sonra bu iller en büyük düzenlemeyi oluşturmak üzere bir araya geliyorlar. En azından şu anda değerlendireceğim en büyük topluluk, bir ülke.

 

Çoğu durumda, örneğin Avrupa durumunda, bu birleşme ilk önce evlilik yoluyla yapıldı. Bir kralın başka bir krallıktan, başka bir eyaletteki bir prenses ile evlenmesiyle, ve sonra evliliği, bağı sağlamlaştırmak ve sonunda birleşik bir ülke inşa etmelerini sağlamak için birlikte savaşıyorlardı. Hindistan, Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa birçok büyük ülke dahil olmak üzere savaş yoluyla bir araya gelmeyen pek fazla birleşik ülke aklıma gelmiyor. Veya Amerika Birleşik Devletleri örneğinde, 13 orijinal koloni aşağı yukarı anlaşarak bir araya geldiği için, iç savaş yoluyla bu bölünmeyi, yersizyurtsuzlaşmayı engellemediği için.

 

Ayrıntılardan bağımsız olarak, Braudelci bir ontolojimiz var. Toplulukları ve örgütleri oluşturan kişiler, sosyal adalet hareketlerini oluşturur.

 

Evet bitiriyorum.

 

Bunlar da endüstriyel şebekeler, sonra da şehirler, kentsel bölgeler, iller, ülkeler oluşturur. Ve tabii küreselleşme çağında, Kondratieff dalgaları gibi daha da büyük oluşumlara inanıyoruz. AB'nin kendisi aslında daha büyük bir oluşumdur çünkü bir ülkeler düzenlemesidir. AB ile ilgili sorun, ne kadar süreceğini bilmememizdir. Brexit´i düşünürsek mesela yersizyurtsuzlaşmasının, dağılmasının sonucu gelen baskıları görebiliriz. Ancak yine de, düzenlemelerin ne olabileceğine dair seviyeye bir üst sınır koymak için hiçbir neden yok.

 

Yani bu son değişiklik, Deleuze ve Guattari'nin pek dikkat etmediği sosyal ontolojiyi değiştirmek, bu onların çalışmasıyla benim çalışmam arasındaki en önemli farktır. Daha önce bahsettiğim diğer tüm değişiklikler oldukça kozmetiktir, kozmetik değildir, ancak süreci daha sezgisel ve anlaşılması daha kolay, öğretilmesi daha kolay hale getirmek için tasarlanmıştır. Ama hepsini dekorasyon veya kolaylıkmış gibi görmezden gelebiliriz ama bu son değişiklik, 3 katmanlı ontolojiden: birey, grup, bir bütün olarak toplum, çok katmanlı bir ontolojiye değişimi. Ki bu, elde etmek isteyebileceğimiz tüm verilerle Fernand Baurdel tarafından geniş çapta belgelenmiştir. Bu, çeşitli derecelerdeki yersizyurtsuzlaştırmaları ve kodçözmeleri incelememize izin verir. Bazen, psikiyatri hastanesinde olduğu için yersizyurtsuzlaşan bir kişi olabilir; Zihni bir hezeyana doğru yersizyurtsuzlaşan bir kişi, ya da sosyal hareketliliğin artması ile yersizyurtsuzlaşan bir topluluk olabilir, ya da inovasyonun çok hızlı ilerlemesinden dolayı yersizyurtsuzlaşan ve bölünmek zorunda kalan bir kuruluş olabilir. Ya da yersizyurtsuzlaşma bir şehir düzeyinde gerçekleşebilir, örneğin Orta çağ şehirleri duvarlarını yitirdi ve artık banliyöleri arazi kullanımlarında aynı farkı yansıtıyor; merkezi şehirlerinde bulunan konut, idari, endüstriyel, eğlence, ticari kullanımlarda. Bugünün şehirleri gerçekten düzgün, yerliyurtlulaşmış bir sınıra sahip değiller. Hepsi neredeyse çevre şehirler gibi olan banliyölerle karışıyorlar.

 

Artık, toplumun yersizyurtsuzlaştırılmasından bahsetmek yerine, ki bu hiçbir anlam ifade etmiyor, yersizyurtsuzlaştma ve yerliyurtlulaşmayı, kodlama ve kodçözmeyi belirli bir ölçek üzerinde tartışabiliriz Bir ülkenin yersizyurtsuzlaştırılmasından bahsedebilirsiniz, ancak bir bütün olarak bir toplumun yersizyurtsuzlaştırılmasından değil, Çünkü bildiğim kadarıyla bir bütün olarak toplum diye bir şey yok.

 

Çok teşekkürler!

Daha Fazla İçerik
Etiketler