Sanatçının Dürüstlükle Mücadelesi, James Baldwin

18 May 26

James Baldwin’in Sanatçının Dürüstlükle Mücadelesi, orijinali ses kaydı olan, 1962 yılına tarihlenen ve insanın taaaaa en dibine/içine nüfuz eden bir metin. Sanat emekçilerinin içsel çatışmalarını dile getiren; her gün yaşanılan varoluşsal çatışmaları, daha kolayını tercih etme itkilerini, anbean yapılması gereken seçimleri ve bu seçimleri yapmanın zorluğunu apaçık/net bir şekilde ortaya koyan, neredeyse tüyler ürpertici bir metin.

Bu etkinin birkaç bariz sebebi var kanımca. Öncelikle Baldwin’in dilinin sadeliği, duyusallıkla sarmalanmış olması ve dolayımsızlığı, bahsi geçen kavramları sadece zihinsel olarak değil, bedensel olarak da hissettirmeyi sağlıyor. Metnin orijinalinin ses kaydı olması, Baldwin’in hatipliği ve sesinin rezonansı da diğer unsurlardan. Ve elbette metnin çağdaşlığı.

Ayrıca sanat emekçilerini özel bir konuma yerleştirmektense, sanatçının yaşadığı bu sonsuz mücadelenin tüm insanlığın mücadelesinin bir izdüşümü olduğunu vurgulaması da metni belirli bir zümrenin sahipleneceği bir metin olmaktan çıkarıp çok daha kapsayıcı bir alana yerleştiriyor.

Yıllardır hiç sıkılmadan tekrar tekrar dinlediğim, dinlemeye doyamadığım, içimi ısıtan ama aynı zamanda cesaretsiz anlarıma ayna tutan, geri durduklarımı görmemi sağlayan, umutsuzluğumu, bazı bazı küskünlüğümü yenmeme vasıta olan, kısaca bana uzun zamandır yol gösteren bir metin bu. Seneler içinde her yorgunlukta, her tahammülsüzlükte, her umutsuzlukta bu metne döndüm. Her dinleyişte bambaşka etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Tüm okuyanlarda da benzer etkiyi yaratmasını ümit ediyorum.

İçimde bu metni hem kendime saklamak hem de herkesle paylaşmak itkileri uzun süredir savaşmaktaydı. Deniz Gül’e vesile olduğu için, Efsun Ecem Üçkardeş’e de çeviri için teşekkür ederim.

İşin aslı, “sanatçı”, “dürüstlük”, “cesaret”, “soyluluk” gibi  sözcüklerden pek hoşlanmam. Bu sözcüklerin hepsine karşı içimde bir tür  güvensizlik var. Çünkü ne anlama geldiklerini pek de bildiğimi  zannetmiyorum. Tıpkı “demokrasi”, “barış”, “barışsever”, “savaşçı” ya da  “entegrasyon” gibi sözcüklerin ne anlama geldiğini gerçekten bilmemem  gibi. Yine de insan ister istemez şunu kabul ediyor: Bütün bu muğlak  sözcükler, hepimizin, sözcüğün gerisinde yaşayan, hakiki bir şeye  ulaşmak için ettiği birer teşebbüsten ibaret.  

İstesem de istemesem de, örneğin, kendime her ne ad verirsem vereyim, iş ciddiye bindiğinde benim için geriye kalan tek kelam herhalde şudur:  Ben bir sanatçıyım. Sanatçılık diye bir şey var. Dürüstlük diye bir şey de var.  Kimi insanlar gerçekten asil. Cesaret diye bir şey var. Korkunç olan şu ki, bütün bu sözcükler, bu sözcüklerin gerisindeki bütün o gerçeklik, nihayetinde insanın, yani her birimizin, neyi gerçek saydığına bağlı.  Korkunç olan diğer şey de şu: bütün bu sözcükler, onların ardındaki  hakikat, insanın her gün, durmaksızın, ömür boyu yapmak zorunda olduğu seçimlere bağlı.  

Sizinle bir sanatçı olarak konuşmak pek ilgimi çekmiyor aslında. Bana  öyle geliyor ki sanatçının kendi dürüstlüğü uğruna verdiği mücadele,  evrensel ve gündelik olan başka bir mücadelenin mecazı olarak görülmeli.  Bu dehşet verici yerkürenin üzerinde yaşayan bütün insanların insan olabilmek üzere verdiği mücadelenin bir mecazı. Yazıyor oluşum ne sizin suçunuzdur ne de benim. Yapmak zorunda olduğum bir şeyi yaptığım için karşınıza şikâyetçi konumunda asla çıkmam.  

Bu akşam, şansımız yaver giderse, mikrofon bozulmazsa, sesim dayanırsa,  siz de bana sorular sorarsanız, belki de bu çabanın neden önemli  olduğuna biraz yaklaşabiliriz.  

Bana kalırsa, kulağa ne kadar küstahça gelirse gelsin, ortaya atacağım  iki önerme var. İlki şu: Şairler, bununla bütün sanatçıları  kastediyorum, günün sonunda bizim hakkımızdaki hakikati bilen yegâne insanlardır. Askerler bilmez bunu. Devlet adamları bilmez. Rahipler bilmez. Sendika önderleri bilmez. Yalnızca şairler bilir. İlk önermem bu.  

Oidipus kompleksini Freud sayesinde bilmiyoruz. Binlerce yıl önce  Yunanistan’da yaşamış bir şair sayesinde biliyoruz bunu. Ve o şairin hayatta olmanın nasıl bir şey olduğuna dair söyledikleri bugün hâlâ doğru. Şimdilerde Yunanistan’a aşağı yukarı beş saatte ulaşabiliyoruz, fakat o zamanlar bu yolculuk ne kadar sürerdi, doğrusu ben de bilmiyorum.  

İkinci önerme ise, aslında bu akşam asıl varmak istediğim yere çıkıyor ve zannedersem bizimki gibi bir ülkede, böyle bir zamanda, kulağa biraz  mistik geliyor. Bir uygarlık şair üretmiyorsa, başına korkunç bir şey gelmiş demektir. Daha da önemlisi, nerede olursa olsun, yalnızca  şairlerin verebileceği haberlere inanmayı bıraktığında…  

Conrad bunu bize uzun vakitler evvel söylemişti, sanırım “Victory”  isimli kitabındaydı, yanılıyor da olabilirim. Cümle aşağı yukarı  şu: “Hayata güvenmeyen adamın vay haline.” Yahut Henry James’in  dediği üzere: "Yaşa, yaşayabildiğin kadar yaşa, bir hatadır yaşamamak.”  Shakespeare de şöyle der ki ben bunu, herkesin hayatı için, her zaman geçerli olan hakikat sayarım: “Şu ısırgan tehlikenin içinden, emniyet denen çiçeği koparırız.” Sanatın burada oluş nedeni, bütün güvenliğin bir yanılsama olduğu gerçeğini kanıtlamak ve bu gerçeğe katlanabilmemize yardım etmektir. Sanatçıların her türlü sistemden kopuk oluşu, hatta  zorunlu olarak ona karşı düşüşü, işte bu anlamdadır. 

Bunu bir an için izleyelim ve kendimi örnek vereyim. “Ben” demeyeceğim  ama hikâye benim hikâyem. Bir sanatçının, daha çok gençken ve genç derken on beş yaşından öncesini kastediyorum, yani doğru dürüst yürümeye  ya da konuşmaya başlamadan önce, deneyimini tartmaya yetecek kadar deneyim edinmeden evvel, keşfettiği ilk şey bir tür sessizliktir. Bu insan, kendisine de başkalarına da açıklayamayacağı nedenlerle hiçbir yere ait değildir.  

Belki bir futbol takımındasınız. Belki koşucusunuz. Belki bir  kiliseye aitsinizdir. Hiç olmasa bir aileye aitsiniz. Ve birdenbire, başkalarının gözünde, ki bu çok önemli, başkalarının gözünde, devinim halinde olduğunuzu fark etmeye başlarsınız. Üstelik bu hareketi durduramazsınız da. Sanki dünyanın kıyısıymış gibi görünen bir yere doğru sürüklenmektesinizdir.  

Asıl önemli olan, ki insan bunu çok, çok sonraları anlamaya başlar, şudur: Eğer siz o farazi sanatçı olsaydınız, eğer herkesin söylediği gibi gerçekten bir hayalperest olsaydınız, eğer o gizemli sebepten ötürü bir türlü razı olamadığınız şeylerle yetinmeyişinizde gerçekten haksız olsaydınız, durum gerçekten böyle olsaydı, başkalarının gözündeki o “tanıklık” denilen şey var olmazdı. Zamanla suçlu olduğunuzu keşfettiğiniz nokta, öyle sandığınız gibi olayın farkında olmanız değildir. Bu zaten  yeterince kötüdür. Asıl mesele, başkalarının da sizin farkında  olduğunuzu görmesidir. Buna bakmaya tahammül edemezler, çünkü bu onların olmadığı bir şeye tanıklık eder.  

Siz, elinizden hiçbir şey gelmeden, herkesin bildiği ama kimsenin  yüzleşmek istemediği bir şeye tanıklık edersiniz. En başta da, dediğim  gibi, henüz yürümeyi ya da konuşmayı bile öğrenmemiş, yaşadığı şeyin ne  olduğunu anlayacak kadar deneyim edinmemiş o varsayımsal bir tuhaf çocuğun kendisine.  

İnsan bütün bunlardan sağ çıkar. Nasıl çıkarsa çıksın. Zamanla amcalarınız, anneniz, babanız, kilise sizin için dua etmeyi bırakır. Bunun zerre kadar fayda etmeyeceğini anlarlar. Sizden ümidi keserler. Siz de biraz daha ilerlersiniz. Âşıklarınız sizi küçümser, çünkü ne  yaptığınızı onlar da bilmez. Siz de onlara anlatamazsınız, çünkü siz de  bilmiyorsunuzdur. Yine de bundan sağ çıkarsınız. Ve herhalde hiç kimsenin tam  olarak tarif edemeyeceği korkunç bir biçimde, sizi yaralayan şey her  neyse, onunla yüzleşmeye mecbur edilirsiniz. Oraya sürülür, kıstırılır,  kırbaçlana kırbaçlana itilir­siniz.  

Burada asıl önemli olan şudur. Eğer canınız yandıysa, ki mühim olan bu değildir, herkesin canı yanar, mühim olan, sizi kamçılayan, kıstıran, süren ve size azap veren şey, bunu, yaşayan öteki herkesle aranızda bağ kurmanın bir yoluna dönüştürmek zorunda oluşunuzdur. Çünkü elinizde bunun için başka hiçbir şey yoktur. Şunu anlamanız gerek: Acınız, başkalarının acısıyla bağ kurmakta kullanabildiğiniz ölçü dışında, önemsizdir. Ve acınızla bunu yapabildiğiniz ölçüde ondan özgürleşebilirsiniz. Dahası, bu tersinden de işler. Size acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu anlatabildiğim ölçüde, belki sizin daha az acı çekmenize sebep olabilirim.  

Sonra aradan on beş yıl geçer. Birkaç bin kadeh, iki ya da üç boşanma, Tanrı bilir kaç kırılmış dostluk ve şu ya da bu türden bir sürgün daha  eklenir buna ve bir tür kopma anı yaşarsınız. Bu, kim olduğunuzu ilk kez dile getirişinizdir. Daha doğrusu, olduğundan kuşkulandığınız şeyi ilk kez dile getirişiniz. 

Bunu başka şekilde ortaya koyayım. Bizler çok gençken… Ben çok gençken, yalnızca 1,68 boyunda ya da yoksul doğmuş, ya da çirkin doğmuş, ya da mastürbasyon yapmış, yahut on beş yaşımda benim özel mülküm  sandığım o şeylerin hepsini yaşamış başka hiç kimse olmadığını sanıyordum dünyada. Benim çektiğim gibi acı çekmiş kimse yoktu. Sonradan fark ettim. Dostoyevski sayesinde fark ettim bu durumun sıradan, müşterek bir şey olduğunu. Herkes yaşadı bunu. Yalnızca herkes yaşamış da değil. Herkes yaşıyor bunu, üstelik her daim, durmaksızın. Bu muazzam ve dehşet verici bir  özgürleşmedir. Dehşet verici olmasının sebebi, insanı bir anda ve sonsuza değin yalnızca kendisine karşı sorumlu kılmasıdır. Ne Tanrı’ya karşı, ne Şeytan’a karşı, ne de bir başkasına. Tek bir canlı ruha bile değil. Yalnızca kendine. Bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsan, onu yapmak zorundasın. Yanlış olduğuna inanıyorsan, yapmamalısın.  

Ve hepimiz, onca şey bilmemize rağmen, bir şeyler arasındaki farkı ayırt etmenin ne kadar güç olduğunu biliriz. Yalnızca doğruyla yanlış arasındaki farkı değil, zira hayatın bütün tabiatı öylesine dehşetli ki, birinin doğrusu daima bir başkasının yanlışı demektir. İnsanın durmadan yapmak zorunda kaldığı o korkunç seçimler işte bunlardır.

Peki. Az önce o adamın bütün bunlardan sağ çıktığını söyledim ki bu çok önemli bir mesele. Biliyorsunuzdur, kirli çoraplar insanın kendini sadece kirli bir çoraptan ibaret sanmasına yol açabilir. Bir odaya girersiniz, birisi size “Ne iş yapıyorsun?” diye sorar. Siz de “Yazarım,” dersiniz.  O da, “Tamam da, ne iş yapıyorsun?” der. O zaman siz de kendi kendinize  düşünürsünüz. N’apıyorum ben? Bunun ne anlamı var? Niye gidip bir iş bulmuyorum? Ama bir şekilde elinizden gelmez.  

Sonunda bunu en korkunç biçimde öğrenirsiniz, çünkü denemişsinizdir. Kendinizi bir tarlanın kıyısında duran birinin yerinde bulursunuz. Tarlada hava soğuktur. İlerde bir ev vardır, evin içinde ateş yanıyordur, yiyecek vardır, ihtiyaç duyduğunuz her şey… İstediğiniz her şey. Ve eve girebilmek için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Ama  sizi içeri almazlar. Zalimliklerinden ötürü değil. Kapıya geldiğinizde sizi tanırlar, ondan. Ve sizi içeri alamazlar. Siz de, diyelim, beş dakikalığına içeri girseniz dahi kalamazsınız.

Ben daha gençken insanlar bana şunu söylerdi, ki bu çok ciddi bir mesele, öylesine bir itiraf değil, kendini şımartma da değil. “Tamam, çalışıyordun. Şimdi bırak çalışmayı. Bir şey iç. Boşver gitsin. Neden hep bu kadar ciddisin? İnsan durmadan yazamaz ki. Jimmy, biraz gevşe.” Size hiç “Biraz gevşe.” diyen oldu mu?  

Peki. Bunları bunları da atlatırsınız. İlk eşiği aşarsınız. İnsanlar adınızı duymuştur. Ve işte dünya yeniden çıkar karşınıza, on beş yaşındayken ilk kez karşılaştığınız o dünya. Sizi aç bırakan, sizi hor gören o dünya. Yine gelmektedir işte, fakat bu kez elinde armağanlarla. Eskiden telefonunuz çalmazdı. Şimdi ise susmak bilmez. İnsanlar size artık “Ne iş yapıyorsun?” demez. “Şunu da yapar mısın?” derler. Önemli bir zata dönüşmüş olabilirsiniz.

Kendinizi, adını bilmediğiniz bir kadının durumunda bulursunuz. Belirli bir  koroda belirli bir şarkıyı söyleyen bir kadın. Şarkı şöyle başlıyor: “Kimseye söylemeyeceğim dedimse de içimde tutamadım.” Yeniden  başladığınız yere dönmüşsünüzdür. İşte yine buradasınız. Her şeyi baştan  sona yeniden yapmak zorundasınız. Bir kez daha karar vermeniz gerekir:  Ünlü mü olmak istiyorsunuz, yoksa yazmak mı? Ve bütün kanıtlara rağmen, bu iki şeyin aslında birbirleriyle hiçbir ilgisi  yoktur.

Peki, sanatçının olgunluk çağına adım atmaya başladığı noktada, artık içinde tutamadığı şey nedir? Bütün meselenin en aldatıcı yanı buradadır.  

Bugün iki dostumla öğle yemeği yiyordum. İkisi de sanatçı. İçlerinden birini, oyuncu olanı, hepimizin oynaması gerektiğini bildiği bir rolü üstlenmeye razı etmeye çalışıyorduk. Hatta şunu da biliyoruz, kendisini seven herkes de biliyor ki, er ya da geç o rolü oynamaktan başka çaresi yok. Dahası, farkındayız ki bundan korkuyor. Tanrı şahidim olsun, korkması da gerek. Ama kendisi de biliyor ki er ya da geç bunu yapmak zorunda.  

Arkadaşı şey diyordu, şimdi epey beceriksizce aktarıyorum tabii, “Şunu unutmamalısın. İnsanların çoğu neredeyse tamamen karanlığın içinde yaşar. Doğru, fazla içiyoruz. Sen sahne korkusu çekiyorsun. Ülser olabilirsin, kanserden ölebilirsin. Doğru, bütün bunlar çok ama çok zor ve zaman geçtikçe daha da zorlaşacak. Ama yine de, senin hiç görmeyeceğin, seni tanımayan, hiçbir zaman da tanımayacak olan milyonlarca insan, hatta gün ağardı mı seni öldürmeye kalkabilecek insanlar, öyle bir karanlığın içinde yaşıyor ki, eğer sende her sanatçının tanıyabildiği ama hiçbir sanatçının tanımlayamadığı o tuhaf, o korkunç şey varsa, o karanlığı hafifletmek konusunda onlara karşı  sorumlusun.”  

“Senin başına neyin geldiğinin önemi yok. Sen kullanılıyorsun, tıpkı bir yengecin bir işe yarayışı gibi, tıpkı kumun da muhakkak bir işlevi olması gibi. Bu şahsi bir şey değil. Senin istememiş olduğun bu kuvvet, kabullenmek zorunda olduğun bu kader, aynı zamanda senin sorumluluğun. Ve eğer bundan sağ çıkabilirsen, hileye sapmadan, yalana düşmeden, bu yalnızca senin görkemin, senin başarın olmaz, neredeyse elimizde kalan tek umut olur.”  

Zira bunun ne anlama geldiğini ancak bir sanatçı söyleyebilir. İnsan denen varlıktan söz etmeye başladığımızdan beri, bunu söylemiş olanlar da yalnızca sanatçılardır. Bu gezegene düşmüş birinin burada sağ kalmasının neye benzediğini yani. Ölmenin neye benzediğini yahut bir başkasının ölümünü yaşamanın. Ölümden korkmanın neye benzediğini. Korkmanın neye benzediğini. Sevmenin neye benzediğini. Sevinmenin neye benzediğini. İlahiler bunu anlatamaz. Kiliseler bunu anlatamaz.  

Ama mesele şu ki, sanatçı bunu yapabiliyor olsa da, bunun bedeli, onun  kendi ödemek zorunda olduğu bedel ve sizin de, dinleyiciler olarak, ödemek zorunda olduğunuz bedel, her şeyden vazgeçmeye razı olmaktır. Yirmi yedi yılınızı bu evi, bu eşyaları, bu mevkii edinmeye vermiş olsanız da, kırk yılınızı bu çocukları büyütmeye adamış olsanız da, şunu kavramanız gerek: Bunların hiçbiri, hiçbirisi, size ait değil. Bir şeye ancak onu bırakabildiğiniz ölçüde sahip olabilirsiniz. Ancak vermeye hazır olduğunuz kadar alabilirsiniz. Ve vermek bir yatırım değildir. İndirim tezgâhında geçirilen bir gün değildir. Vermek, her şeyin bütünüyle riske atılmasıdır. Sizin, kendinizin, kim olduğunuzu sandığınız kişinin, kim olmak istediğinizi sandığınız kişinin, gitmek istediğinizi sandığınız yerin. Her şeyin. Bunun, sonsuza dek.  

Şimdi ben ve bütün kabilem, yani sanatçılar, bunu yapmayı çok güç buluyoruz. Bu durum annem için de çok ağır, kız kardeşlerim için de, erkek kardeşlerim için de, bütün dostlarım için de öyle. Benim için de çok ağır. İki saniye sonra başarısızlığa uğrayabilirim bile.  

Fakat şunu anlamak gerekiyor. Ben haftalarca, aylarca daktilomdan kaçıyorsam, ki kaçtığım olur, kalem açıp durarak, gitmem gerektiğini bildiğim yere gitmemek için oyalanarak… O noktada işe yarayacak tek şey tevazudur. Çünkü nihayetinde, sanatçının hâlinde de kurtarıcı bir bencillik vardır. Zalim ve tehlikeli, ama yine de kurtarıcı bir bencillik. Şundan bahsediyorum: Biliyorum ki eğer sağ çıkarsam, gözyaşları dindiğinde ya da kan kuruduğunda, fırtına yatıştığında, elimde yine bir daktilo olacak. Bu benim işkencem ama aynı zamanda işim de. Sağ kurtulduğum müddetçe her seferinde dönüp ona gidebilirim. Ola ki baştan aşağı bir yalancıya dönüşmemişsem daktilomu kullanabilir, kendimi bu yolla bir sonraki kaçınılmaz, belki de ölümcül  felakete hazırlayabilirim.  

Fakat bunu yapmayı güç buluyorsam, üstelik çoğu insanda bulunmayan bir silaha sahip olmama rağmen… O vakit insan, başkalarının bunu yapmasının ne denli imkânsız olduğunu da anlamak durumunda.  

İşte tam burada, benim kendi özel, şahsi durumumda, Amerikan bir sanatçı olmak, henüz altmış beş yaşında dahi olmamak ve 1963 yılında, bu son derece tuhaf ülkede, Amerikalı, Negro bir sanatçı olmak ürkütücü bir vazifeye dönüşmeye başlıyor.  

İnsan, durmadan, benim en azından şimdiye dek karşılaştığım en iletişimden aciz insanlarla uğraşıyor. Bunu tereddütsüz söylüyorum. En azından bu yüzyılda karşılaşmayı beklediğim en ifadesiz toplulukla. Hem de çok belirli, tarifi güç bir anlamda. Harf bilmezler demek istemiyorum yalnızca, ama bunu söylemenin başka yolunu da bulamıyorum. Kalbin dilinde okuma yazma bilmezler. Dokunulamayan her şeye karşı mutlak bir güvensizlik içindedirler. Acının en küçük belirtisi karşısında paniğe kapılırlar. Bunlar ıstırabı hükümsüz kılabileceklerine inanmaya kararlı insanlardır. Oysa diş ağrısını haber veren acının hayatınızı kurtaran bir acı olduğu gibi basit bir fizyolojik gerçeği bile henüz anlamış değillerdir.  

Bu çok korkutucu. Beni neredeyse ölesiye korkutuyor. Yalnızca ırk meselesinden söz etmiyorum, hele hele yalnızca Güneyli Amerikalılardan hiç söz etmiyorum. Aslında kendi okur kitlemin ve teknik müttefiklerimin üçte ikisinden söz ediyorum. Bu ülkenin artık gerçek bir demokrasi olması gerektiğine inanan insanlardan, ayrımcılığın yanlış olduğuna inananlardan, grev gözcülerinin safında yürüyenlerden… Yine de bir şeyi gözden kaçırmış olanlardan. Hâlâ, gözden kaçırdıkları şeyin toplumsal meseleler ile benim özel durumumda da Negrolarla ilgili bir şey olduğu yanılsaması içindeler.  

Ben, o sözcüğün, ya da ona yüklenen kullanımın, Amerikan sözlüğünden silinişini görecek kadar uzun yaşamak isterim. Aslında “Negro sorunu” diye bir şey yoktur. Sorun, bu ülkenin hâlâ duygusal bakımdan bir anaokulu çağında olmasıdır. Ve bu ülkedeki Negrolar da, sanki potalara saldırıp hepsini paramparça eden tuhaf bir gorilmiş gibi işletilmeye, öyle muamele görmeye zorlanmaktadır.  

Bana durmadan beklememin söylenmesinden yoruldum. Öte yandan insanların “Ne yapmalıyım? Senin için ne yapabilirim?” demesinden de yoruldum. Benim için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Siyahlar için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Yapılması gereken sizin için yapılmalı. Mesele yirmi iki milyon insanı kurtarmaya çalışmak değil. Mesele, bir bütün olarak bir ülkeyi kurtarmaya çalışmak. Bu da bir uygarlığı kurtarmaya çalışmak  demektir. Ve bunun bedeli ağırdır. O bedel, insanın kendini anlamasıdır.  

Bu bedel, mesela, şunu kabul etmektir: Çoğumuz, beyazı da siyahı da,  çocuklarımıza ne söyleyeceğimizi artık bilmediğimiz bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Çoğumuz hâlâ artık geçerliliği kalmamış bir ilkeye inanıyor, onda ısrar ediyor ve ona uygun davranıyoruz. Şu ya da bu tercihin iki kötünün ehveni olduğu ilkesine.  

Ama bu artık geçerli değil. Bel soğukluğu frengiye tercih edilmez.

Bana öyle geliyor ki, içinde hayat bulduğumuz çerçevenin omuzlarımıza taşıyamayacağımız kadar ağır bindiğini ve bizi öldürmek üzere olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir artık. Bedeli ne olursa olsun, çok sert sorular sormanın ve çok kaba tavırlar almanın zamanı gelmiştir.

Mesela, bir örnek vermek gerekirse, bugüne dek ülkemizin başlıca çabasının, ve burada Washington’dan tutun da Kadınlar Hıristiyan İçki Karşıtları Birliği’nin başında her kim varsa artık ona kadar, herkesten bahsediyorum, bir durumu değiştirmek değil, onu değiştirmiş gibi görünmek çabasında olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir.

Mesela, James Meredith’i okula sokabilmek için nihayetinde bütün o şeyin, her ne idiyse, milislerin, Birleşik Devletler federal görevlilerinin devreye sokulmak zorunda kalınması gösterişli bir hadisedir. Ve benim hiç de paylaşmadığım belirli bir bakış açısından bakıldığında, insanın “Bunu başka hiçbir ülke yapmazdı.” denilmesini anlayabiliyorum.

Yine de, insanların gözünden kaçan şey şu. Başka hiçbir ülke bunu yapmak zorunda kalmazdı.

Daha Fazla İçerik
Etiketler